RP sonrası “Lider-Genel Başkan farklılığını” ve bu farklılığın oluşturduğu sonuçları gören bizler için bugünleri okumak zor olmuyor. Ama o sürecin Türkiye’ye çok şey kaybettirdiğini de bildiğimiz için bugünlerimizden endişe duyuyoruz.

İslamcıların yakın siyasal tarihi bize bir şeyi daha öğretti: Bir yerde sadakat sesleri yükselmeye başlamışsa tepede bir sorun hızla büyümektedir. Artık saflaşmalar oluşmuş ve halkın duyamayacağı bir iç tartışma ve çatışma dar bir çevre tarafından yürütülmeye başlanmıştır. Bu böyle kalmaz; zamanla partili seçmene sonra da halka sirayet eder.

Bunun sonucu; yürüyen teşkilat mekanizmanın sarsılması, gücünü yitirmesi ve rüzgarını kaybetmesi olabilir. Yaşadıklarımızı tekrar etmek zorunda değiliz. Henüz her şeyin başındayken bunu durdurabiliriz.

Sorun bugüne veya yakın siyasal tarihimize ait değildir. Hz.Peygamber Efendimizin vefatı sonrasında liderin kim olacağı ile ilgili Beni Saide gölgeliğinde başlayan tartışma henüz objektif kriterlerle belirli bir sistem kuramadığımız için capcanlı olarak devam ediyor. Dindar siyasetçilerin ve mütefekkirlerimizin bu konu üzerinde düşünüp objektif ve adil bir seçim sistemi kurması gerekiyor. Böylece liderin nasıl seçileceği, nasıl görev yapacağı, görevinin nasıl sona ereceği, muhalefetin nasıl biçimleneceği ve benzeri konular çözüme kavuşturulabilir.

Şu an biz ne demokratik kurallara uyuyoruz ne de bir saltanata sahibiz. İkisi arasında bir yerdeyiz; araftayız. Hz.Ömer’in tayin ettiği “seçici kurul” tecrübesinden başlayıp, insanlığın geldiği aşamayı da gözeterek (hikmet mü’minin yitik malıdır. İlim Çin’de bile olsa alınız) İslam ülkelerinin uygulayacağı bir seçme ve seçilme sistemi inşa edebilmeliyiz.

Sorunumuzun “Reisçilik-Hocacılık” tartışmasının ötesinde olduğu açıktır. Saman altında yürüyen bir tartışmanın yakın zamanda (Anayasayı değiştirecek sayıya ulaşılamazsa) geçici bir çözüm bulunamazsa bİtmeyeceği yakın siyasal tarihin bize öğrettiği bir gerçektir. Başta AK Parti’nin ileri gelenleri olmak üzere Müslüman siyasal aklı üzerine düşünen insanların bu konuya kesin bir çözüm bulması gerekmektedir.

Yoksa biz uzun asırlardan beri yapageldiğimiz gibi siyasi-dünyevi tartışmalar için kardeşlerimize haksızlık etmeye devam edeceğiz. Artık buna hakkımız yoktur. Dünya’ya söyleyeceğimiz bir sözümüz, önereceğimiz bir sistemimiz, birbirimize adaletle muamele edeceğimiz bir yapımızın olması gerekmektedir.

Laikler sadece iktidarı ve iktidar umudunu kaybetmediler. Onların bir tür ‘azınlık psikolojisi’ne sahip olduklarına inanıyorum. Bu büyük bir sorun.

İttihat ve Terakki ile işbaşına gelenlerin bugün Türkiye’den umudu kalmadı.Bu psikoloji onların kalplerini Müslümanların Mesajına kapatıyor.

Son asırda yaşanan kavgalar ve bizdeki (dindarlardaki) travma Laiklerle aramıza bir büyük duvar çekmemize neden oldu. Şimdi neredeyse düşman kamplardayız.

Kabul edelim ki “Medine Tecrübesi”ni bilen biz Müslümanların bu ülkenin laiklerine karşı aldığımız tavrın İslamca olduğunu söylemek çok güç.

Bizim “gönüllere girmek” “İslami tebliğ” gibi temel dertlerimiz var. Oysa şimdilerde iktidar olmak, iktidarımızı tahkim etmek gibi gerekçeler ön çıktı. Hızla dünyevileştik. Ve bu bizi esastan uzaklaştıran bir tuzak.

Biz “din / medeniyet” dediğimiz zaman artık laikler bizden kaçıyor ve bunlara inanmıyor. Kabul edelim ki; bunu bu hale biz getirdik. İnsanların kalpleri kapandı. Hatta nefret doldu bize karşı.

Müslümanların “Medine Dönemini” yeniden okuması, esas vazifenin ne olduğunu yeniden idrak etmesi gerekiyor. Düşman üretmek başarı değildir.

Olimpos Dağı – Hira Dağı metaforları kimliklerinde “İslam” yazan Laiklerle biz İslamcıları anlatmıyor. Batı ile İslam Dünyasını anlatıyor.

Laiklerle barışmak zorundayız? Dağların taşıyamadığı yükümüzü o insanlara iletmek zorundayız. Onlar “Müellefe-i Kulûb” da mı değiller yoksa?

Bu ülkenin laikleri kim ve ne? Münafık mı, Müşrik mi, Müellefe-i Kulûb mu? İslamcılar kendi kavramsallaştımasını yapmadan hareket ediyor.

Biz hangi fıkha göre siyaset yapıyoruz? Bugün bu bile belli değildir. Gözümüzde sadece iktidar ve iktidarımızı tahkim etmek kaygısı var. Sorunun kaynağından nasıl ve hangi kurallara göre hareket edeceğimizi netleştirmemiş olmamız yatıyor.

Laiklerle barışmanın zamanı geldi. İslamcılar davalarını kavga ederek değil helalleşmek ile tebliğ ile genişletme çabası içinde olmalı artık. Sağda deniz tükendi. Yeni gönüllere ulaşmak için “anlamak” “olduğu gibi kabul etmek” “paylaşmak” “sevmek” zorundayız.

 

Son günlerde merkezinde Nurettin Yıldız hocanın olduğu bir tartışma aslında bizim için son derece öğretici ve yenilenmeye fırsat verici bir duruma dönüşebilir. Bir fıkhi gelenek var ve bunu tartışmamız gerekiyor. Bunu yaparken fikirlerin özgürce ve hakarete uğramadan ifade edilebilmesi çok önemli. 

Gerek geleneksel fıkhın içtihatlarını/yorumlarını savunanlar bakımından gerekse aksi görüşte olanlar yönünden ilk mesele özgür tartışma ortamının kurulmasıdır. Hiç kimse kendinden önce yüzlerce/binlerce kişinin/alimin savunageldiği hatta ekseriyetle icma ettiği bir meseleden dolayı lince tabi tutulmamalıdır. Aksi kanaatte olanlar da görüşlerini ifade ederken aynı şekilde linç edilmemeli hele ki tekfir kolaycılığına asla teşebbüs edilmemelidir.

YAZININ PDF FORMATI: İslamın Hukuksuzlukla İmtihanı

Devamını Oku »

Camilerimiz Adliye Saraylarındaki dava ve Emniyet Müdürlüklerindeki suç dosyalarını azaltmıyorsa görevlerini yapmıyorlar demektir. Cami Derneklerimizi sadece camilere yardım toplama merkezleri olmaktan çıkartmamız lazım. Dernekler sosyal hayatın her problemine eğilmeli.

Cami Derneklerimizin; Çocuk Kulüpleri, Gençlik ve Kadın Kolları, Kütüphaneleri, Yardım Merkezleri ve başkaca faaliyet kolları da bulunmalı. Cami ve Mescit Derneklerimizi “vakfa” çevirip insanların bu vakfa gelir getirici mülk vb’ni bağışlamalarının da önünü açabilmemiz lazım.

Sosyal Hayatı “Cami Merkezli” olarak yeniden inşa etmeliyiz. Cami Dernekler herkese açık olmalı. Hedefimiz; Ortak İyinin “Maruf”un inşası. Yeni Türkiye sadece siyasetle inşa edilemez. Yeni Türkiye’yi ancak Yeni Sosyoloji inşa edebilir. Peki Yeni Sosyolojiyi kimler inşa edecek?

30 bin nüfuslu mahallemizin Cami Derneğinin sadece 53 üyesi var. Hemen hepsi yaşlı ve hiç kadın üyesi yok. Bu işte bir terslik var bence. Camiler mahallemizin merkezi, Cami Dernekleriyse kadın ve gençlerin de üye olduğu, sosyal çalışmalar yapan sivil toplum merkezleri olmalı.

Cami Derneklerine bütün mahallelinin üye olmasını sağlamalıyız. Hayatın merkezine Cami’yi alan, Cami’yi hayata taşıyan bir anlayış gerek. Cami Derneklerimizin “Kadın Kolları” “Gençlik Kolları” “Çocuk Kulüpleri” “Spor Organizasyonları” “Kütüphaneleri” “Etüd Merkezleri” olmalı.

Üniversitelere yakın mahallelerdeki Cami Derneklerimizin Üniversite Evleri olmalı. İlk-Orta ve Lise talebeleri için dershane hizmeti olmalı. Cami Derneklerimiz Camiye gelsin ya da gelmesin bütün mahallelinin derdine ve sevincine ortak olacak bir geniş vizyona sahip olmalı.

İslamı hayata taşımamız lazım. Hayatın merkezine; çarşıya, sokağa taşımalıyız. Bunu başaracak olan da toplumun/mahallelinin kendisidir. Hassasiyet sahibi insanlar kendi cemaatleri, kendi tarikatları, kendi dernekleri için çalışırken toplumun büyük kısmını ihmal ediyorlar.

Bu ihmali aşmak için; mahalleliyi müşterek değerlerde buluşturacak bir “ortak iyi” inşası çabasına ihtiyaç var. Cami Derneklerini Diyanet İşleri Başkanlığı değil bizzat mahallenin kendisi işlevsel hale getirmeli. Bu bir sivil toplum çalışması olmalı.

Ve bu mahalle çalışması hiçbir cemaate, tarikata, siyasete bağlı olmamalı. Herkesi ortak insani ve İslami değerler toparlayan bir toplum hizmeti olmalı.

 

TWİTTER ve FACEBOOK hesaplarımızı da takip edebilirsiniz.

Ayrıca iletişim için şuraya yazabilirsiniz: http://www.aliaktas.net/iletisim/

Medeniyet, sanılanın aksine makineleri geliştirmekle değil, insana değer vererek, şehirlileşmekle ifade edilmektedir. Tarihte bunun en güzel örneğini Osmanlılar vermişlerdir. Çoğunlukla Köylü-Tarım toplumu olarak tanıtılan Osmanlıların mahalle anlayışı, yaşayışları öğrenildikten sonra zannediyoruz ki çoğunluk ataları ile daha fazla gurur duyacaklardır.
Devamını Oku »

1997’den beri kullanılan seçmen kütükleri 2007 yılına kadar beyan esaslarına göre düzenleniyordu.

Daha sonra 2008 yılında yapılan kanun değişikliği ile adrese dayalı seçmen kütükleri oluştu.  Ve bir önceki seçim den bu yana 6 milyon civarında seçmen artışı kayıtlara yansıdı. Aradaki fark beyan esasındaki eksik yazılmalardan kaynaklanıyordu. Seçmen kaydını yaptırmayınca oy da kullanmıyordu. Oysa adrese dayalı seçmen kütüklerinin oluşturulmasıyla bu eksiklikler giderildi.

Bu nedenle seçmen sayımızda her hangi bir usulsüzlük ve eksiklik söz konusu değildir.
Seçim Yılı Seçmen Sayısı
2007 Genel Seçimleri 42.571.284
2009 Yerel Seçimleri 48.049.446
2010 Referandumu 49.495.493
2011 Genel Seçimleri 50.189.930

SAĞLAMASINI yapmak için TÜİK’in 2012 yıl sonu itibariyle açıkladığı nüfus sayımıza bakınız. 75 milyon 627 bin 384 nüfusumuz var.  19 yaş ve altı nüfusumuzun sayısı: 25 milyon 262 bin 31 kişi.  Seçmen yaşımız 18’dir. 15-19 yaş grubunun yaklaşık 1 milyon 281 bini 18 yaş içerisinde ve seçmendir.  Dolayısıyla 2012 sonu itibariyle 51 milyon 646 bin civarında seçmenimiz vardır.  WEB: http://www.tuik.gov.tr/IcerikGetir.do?istab_id=139

Nitekim YSK da Mart 2013’te yaptığı açıklamada: seçmen sayısı toplam 51 milyon 670 bin 32,  yurtdışındaki seçmen sayısının ise 2 milyon 700 bin 564′e ulaştığını bildirmiştir.

SANDIK SONUÇLARI İLE OYNANABİLİR Mİ?

Son seçimde ilk 5 sırada yer alan siyasi partiler her sandığa sandık müşahidi verme imkanına sahiptirler. Hatta bu kişiler o gün görev yaptıkları için devletten ücret alırlar. Seçim günü oy kullanma bitip sandık kapandıktan sonra oylar bu kişiler ve sandık görevlisi memur tarafından sayılır ve müşterek imzalı olarak tutanağa geçirilir. Bu görevliler haricinde sandık çevresinde gözlemci olarak da bulunmak mümkündür.

Bu arada şöyle düşünelim: 2014 Yerel Seçimlerinde Antalya’da 4 bin 948 sandıktan oy kullanılacak. Bir partinin her sandıkta görevlisi var ise seçim sonuçlarını bırakınız YSK’yı İlçe Seçim Kurulundan bile önce öğrenebilir.

Devam edelim; Sandık sonuçları ile seçim kuruluna götürülür. Orada Birleştirme Tutanaklarına yazılır. İlçe Seçim Kurulu’nda da siyasi partilerin aylar öncesinden bildirdikleri temsilcileri ve bir hakim gözetiminde memurlar çalışmaktadır. Her sandık sonucu tek tek sesli olarak okunur ve Birleştirme Tutanaklarına yazılır. Diyelim ki bir partinin her sandıkta görevlisi yok ama İlçe Seçim Kurulunda görevlisi var. Bu durumda bile YSK’dan önce tüm Türkiye’de seçim sonuçlarını öğrenmek mümkündür.

Bu kadar siyasi ve hukuki denetimin olduğu bir sistemde “hile var” demek ancak kasıt ile açıklanabilir. Bunlara, bu tip iddialara aldırmayınız. Bu iddialar cehaletten ileri gelen saçmalamalardır.

Gezi Parkı nedeniyle tüm ülkede şehirleri terörize eden ve vandallık boyutuna ulaşan eylemler nedeniyle bu konuya dair 31 Mayıs-7 Haziran tarihleri arasında attığım tweetlerin tümü burada. İlk gün polisin müdahalesine karşı gösterdiğimiz tepki ama sonrasında gelişen vandallıklar sonucunda bunun Neo-28 Şubat Darbesine dönüştüğüne dair tespitlerimiz oldu. Hatası ve sevabıyla süreç boyunca attığım 396 tweet aşağıda verilmiştir.

Devamını Oku »

Kılıçdaroğlu bugün partisinin grup toplantısında; “Türkiye’ye demokrasi gelecekse bunu CHP getirecektir, özgürlük gelecekse bunu CHP getirecektir, barış gelecekse bunu CHP getirecektir” dedi.
İnternetten canlı yayında bunu izleyince çok etkilendim. Bir anda heyecanlanıp ağlamaya başladım. Gözlerimden sicim gibi yaşlar aktı, ofisin ortasında birikip CHP’nin altı okunu oluşturdular. Bir ara “Çok yaşa Kılıçdaroğlu” diye bile bağırmış olabilirim kendimi kaybettiğim için farkında değilim.

Sonra aklıma CHP’li Ankara Valisi Nevzat Tandoğan geldi. Merhum da benzer sözler söylemişti;
“Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” ”

“Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek.”

Ne güzel bir şey bu CHP değil mi sevgili yurttaşlarım. Düşünme şekli hiç değişmeyen son derece kararlı böylesi bir partiye sahip olduğumuz için ulusça övünç içinde olmamız lazım.

Benim usuma sahip çık ulu tanrım !!!!

Kürtler 4 ayrı ülkede yaşıyorlar. Tarih onları nasıl yazacak?
- “Böldüler” ya da “Birleştirdiler”.
- Allah milletlere böyle fırsatları nadiren verir.
Farisi’yi, Arab’ı, Türkmen’i bölmek ve bir “ulus devlet” meydana getirmek ya da “coğrafyamızı birleştiren” bir tutkal olmak mi?
“Kürt Sorunu” belki de sorun gibi gözüken bir fırsattır önümüzde duran ve bu fırsatın bugün herkes farkında.

Mimari’de kubbeyi tutan sütunlara “fil ayakları” deniliyor. İslam Ümmetini “kubbeye” benzetecek olursak “Farisi, Arap ve Türkmen” bu kubbenin fil ayakları gibi duruyorlar. Kürtler bu ayakların dibine bomba koyarsa bu yapının altında korkarım hepimiz kalırız. Ve uzun acılar yaşarız.

Umuyorum bu süreç barışla, birbiri arasında adaleti de sağlayan bir kardeşlikle sonuçlanacaktır. Sadece Türkiye için değil bütün bir bölge için bu sürecin hayırlı olmasını bekliyorum.

İyi olacak inşallah, temennimiz duamız bu.

Bugün Adliye’nin sigara içilen Baro Odasında az takılayım dedim. Aman Allah’ım. Avukat arkadaşlara bakarsan; “Devlet gitmiş, Türklük yok olmuş, Cumhuriyet yıkılmış”.
“Noluyoruz yahu” deyip kaçtım hemen

Ofise döndüm. Bakayım bu AK Parti devletin başına ne çoraplar örecekmiş, Türklüğü kaldırmaya yönelik ne hainlikler edecekmiş, Cumhuriyeti kaldırıp Padişahlığı ne zaman getirecekmiş diye TBMM’ye sundukları Yeni Anayasa Taslağını inceleyeyim dedim.

AK Parti’nin geçen hafta Meclis’e sunduğu Anayasa teklifinin ilk 5 maddesi aşağıda. Allah Allah ! Cumhuriyet duruyor, Türkiye duruyor, Türk Milleti ibaresi yerinde duruyor. Baro Odasına girmedim hayal gördüm galiba. Sabah kahvaltı yapmadan gitmiştim o sebeple hayal görmüş olmalıyım.

İktidarın Anayasa Taslağının bazı maddeleri:
MADDE 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir

MADDE 2: Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.

MADDE 3: (1) Türkiye Devleti ülke ve millet olarak bölünmez bir bütündür. (2) Resmî dili Türkçedir. (3) Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. (4) Millî marşı “İstiklâl Marşı”dır. (5) Başkenti Ankara’dır.

MADDE 4: Devletin temel amaç ve görevleri, milletin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

MADDE 5: Egemenlik kayıtsız ve şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini seçtiği temsilcileri aracılığıyla ve halkoylaması yoluyla kullanır. Egemenliğin kullanılmasının, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.

Meclise sunulan bu Anayasa Taslağını görünce AKP’nin “Tayyip Cumhuriyeti” veya “Patagonya Padişahlığı” kurmayacağını öğrenmiş oldum. Derin bir oh ve çayımdan bir yudum çektim. Şimdi oturup Kaleiçi’ni seyrediyorum. Gelsenize !



Son Yazılar

Twitter

Son Yorumlar

Kategoriler