Laikler sadece iktidarı ve iktidar umudunu kaybetmediler. Onların bir tür ‘azınlık psikolojisi’ne sahip olduklarına inanıyorum. Bu büyük bir sorun.

İttihat ve Terakki ile işbaşına gelenlerin bugün Türkiye’den umudu kalmadı.Bu psikoloji onların kalplerini Müslümanların Mesajına kapatıyor.

Son asırda yaşanan kavgalar ve bizdeki (dindarlardaki) travma Laiklerle aramıza bir büyük duvar çekmemize neden oldu. Şimdi neredeyse düşman kamplardayız.

Kabul edelim ki “Medine Tecrübesi”ni bilen biz Müslümanların bu ülkenin laiklerine karşı aldığımız tavrın İslamca olduğunu söylemek çok güç.

Bizim “gönüllere girmek” “İslami tebliğ” gibi temel dertlerimiz var. Oysa şimdilerde iktidar olmak, iktidarımızı tahkim etmek gibi gerekçeler ön çıktı. Hızla dünyevileştik. Ve bu bizi esastan uzaklaştıran bir tuzak.

Biz “din / medeniyet” dediğimiz zaman artık laikler bizden kaçıyor ve bunlara inanmıyor. Kabul edelim ki; bunu bu hale biz getirdik. İnsanların kalpleri kapandı. Hatta nefret doldu bize karşı.

Müslümanların “Medine Dönemini” yeniden okuması, esas vazifenin ne olduğunu yeniden idrak etmesi gerekiyor. Düşman üretmek başarı değildir.

Olimpos Dağı – Hira Dağı metaforları kimliklerinde “İslam” yazan Laiklerle biz İslamcıları anlatmıyor. Batı ile İslam Dünyasını anlatıyor.

Laiklerle barışmak zorundayız? Dağların taşıyamadığı yükümüzü o insanlara iletmek zorundayız. Onlar “Müellefe-i Kulûb” da mı değiller yoksa?

Bu ülkenin laikleri kim ve ne? Münafık mı, Müşrik mi, Müellefe-i Kulûb mu? İslamcılar kendi kavramsallaştımasını yapmadan hareket ediyor.

Biz hangi fıkha göre siyaset yapıyoruz? Bugün bu bile belli değildir. Gözümüzde sadece iktidar ve iktidarımızı tahkim etmek kaygısı var. Sorunun kaynağından nasıl ve hangi kurallara göre hareket edeceğimizi netleştirmemiş olmamız yatıyor.

Laiklerle barışmanın zamanı geldi. İslamcılar davalarını kavga ederek değil helalleşmek ile tebliğ ile genişletme çabası içinde olmalı artık. Sağda deniz tükendi. Yeni gönüllere ulaşmak için “anlamak” “olduğu gibi kabul etmek” “paylaşmak” “sevmek” zorundayız.

 

Son günlerde merkezinde Nurettin Yıldız hocanın olduğu bir tartışma aslında bizim için son derece öğretici ve yenilenmeye fırsat verici bir duruma dönüşebilir. Bir fıkhi gelenek var ve bunu tartışmamız gerekiyor. Bunu yaparken fikirlerin özgürce ve hakarete uğramadan ifade edilebilmesi çok önemli. 

Gerek geleneksel fıkhın içtihatlarını/yorumlarını savunanlar bakımından gerekse aksi görüşte olanlar yönünden ilk mesele özgür tartışma ortamının kurulmasıdır. Hiç kimse kendinden önce yüzlerce/binlerce kişinin/alimin savunageldiği hatta ekseriyetle icma ettiği bir meseleden dolayı lince tabi tutulmamalıdır. Aksi kanaatte olanlar da görüşlerini ifade ederken aynı şekilde linç edilmemeli hele ki tekfir kolaycılığına asla teşebbüs edilmemelidir.

YAZININ PDF FORMATI: İslamın Hukuksuzlukla İmtihanı

Devamını Oku »

Camilerimiz Adliye Saraylarındaki dava ve Emniyet Müdürlüklerindeki suç dosyalarını azaltmıyorsa görevlerini yapmıyorlar demektir. Cami Derneklerimizi sadece camilere yardım toplama merkezleri olmaktan çıkartmamız lazım. Dernekler sosyal hayatın her problemine eğilmeli.

Cami Derneklerimizin; Çocuk Kulüpleri, Gençlik ve Kadın Kolları, Kütüphaneleri, Yardım Merkezleri ve başkaca faaliyet kolları da bulunmalı. Cami ve Mescit Derneklerimizi “vakfa” çevirip insanların bu vakfa gelir getirici mülk vb’ni bağışlamalarının da önünü açabilmemiz lazım.

Sosyal Hayatı “Cami Merkezli” olarak yeniden inşa etmeliyiz. Cami Dernekler herkese açık olmalı. Hedefimiz; Ortak İyinin “Maruf”un inşası. Yeni Türkiye sadece siyasetle inşa edilemez. Yeni Türkiye’yi ancak Yeni Sosyoloji inşa edebilir. Peki Yeni Sosyolojiyi kimler inşa edecek?

30 bin nüfuslu mahallemizin Cami Derneğinin sadece 53 üyesi var. Hemen hepsi yaşlı ve hiç kadın üyesi yok. Bu işte bir terslik var bence. Camiler mahallemizin merkezi, Cami Dernekleriyse kadın ve gençlerin de üye olduğu, sosyal çalışmalar yapan sivil toplum merkezleri olmalı.

Cami Derneklerine bütün mahallelinin üye olmasını sağlamalıyız. Hayatın merkezine Cami’yi alan, Cami’yi hayata taşıyan bir anlayış gerek. Cami Derneklerimizin “Kadın Kolları” “Gençlik Kolları” “Çocuk Kulüpleri” “Spor Organizasyonları” “Kütüphaneleri” “Etüd Merkezleri” olmalı.

Üniversitelere yakın mahallelerdeki Cami Derneklerimizin Üniversite Evleri olmalı. İlk-Orta ve Lise talebeleri için dershane hizmeti olmalı. Cami Derneklerimiz Camiye gelsin ya da gelmesin bütün mahallelinin derdine ve sevincine ortak olacak bir geniş vizyona sahip olmalı.

İslamı hayata taşımamız lazım. Hayatın merkezine; çarşıya, sokağa taşımalıyız. Bunu başaracak olan da toplumun/mahallelinin kendisidir. Hassasiyet sahibi insanlar kendi cemaatleri, kendi tarikatları, kendi dernekleri için çalışırken toplumun büyük kısmını ihmal ediyorlar.

Bu ihmali aşmak için; mahalleliyi müşterek değerlerde buluşturacak bir “ortak iyi” inşası çabasına ihtiyaç var. Cami Derneklerini Diyanet İşleri Başkanlığı değil bizzat mahallenin kendisi işlevsel hale getirmeli. Bu bir sivil toplum çalışması olmalı.

Ve bu mahalle çalışması hiçbir cemaate, tarikata, siyasete bağlı olmamalı. Herkesi ortak insani ve İslami değerler toparlayan bir toplum hizmeti olmalı.

 

TWİTTER ve FACEBOOK hesaplarımızı da takip edebilirsiniz.

Ayrıca iletişim için şuraya yazabilirsiniz: http://www.aliaktas.net/iletisim/

Medeniyet, sanılanın aksine makineleri geliştirmekle değil, insana değer vererek, şehirlileşmekle ifade edilmektedir. Tarihte bunun en güzel örneğini Osmanlılar vermişlerdir. Çoğunlukla Köylü-Tarım toplumu olarak tanıtılan Osmanlıların mahalle anlayışı, yaşayışları öğrenildikten sonra zannediyoruz ki çoğunluk ataları ile daha fazla gurur duyacaklardır.
Devamını Oku »

1997’den beri kullanılan seçmen kütükleri 2007 yılına kadar beyan esaslarına göre düzenleniyordu.

Daha sonra 2008 yılında yapılan kanun değişikliği ile adrese dayalı seçmen kütükleri oluştu.  Ve bir önceki seçim den bu yana 6 milyon civarında seçmen artışı kayıtlara yansıdı. Aradaki fark beyan esasındaki eksik yazılmalardan kaynaklanıyordu. Seçmen kaydını yaptırmayınca oy da kullanmıyordu. Oysa adrese dayalı seçmen kütüklerinin oluşturulmasıyla bu eksiklikler giderildi.

Bu nedenle seçmen sayımızda her hangi bir usulsüzlük ve eksiklik söz konusu değildir.
Seçim Yılı Seçmen Sayısı
2007 Genel Seçimleri 42.571.284
2009 Yerel Seçimleri 48.049.446
2010 Referandumu 49.495.493
2011 Genel Seçimleri 50.189.930

SAĞLAMASINI yapmak için TÜİK’in 2012 yıl sonu itibariyle açıkladığı nüfus sayımıza bakınız. 75 milyon 627 bin 384 nüfusumuz var.  19 yaş ve altı nüfusumuzun sayısı: 25 milyon 262 bin 31 kişi.  Seçmen yaşımız 18’dir. 15-19 yaş grubunun yaklaşık 1 milyon 281 bini 18 yaş içerisinde ve seçmendir.  Dolayısıyla 2012 sonu itibariyle 51 milyon 646 bin civarında seçmenimiz vardır.  WEB: http://www.tuik.gov.tr/IcerikGetir.do?istab_id=139

Nitekim YSK da Mart 2013’te yaptığı açıklamada: seçmen sayısı toplam 51 milyon 670 bin 32,  yurtdışındaki seçmen sayısının ise 2 milyon 700 bin 564′e ulaştığını bildirmiştir.

SANDIK SONUÇLARI İLE OYNANABİLİR Mİ?

Son seçimde ilk 5 sırada yer alan siyasi partiler her sandığa sandık müşahidi verme imkanına sahiptirler. Hatta bu kişiler o gün görev yaptıkları için devletten ücret alırlar. Seçim günü oy kullanma bitip sandık kapandıktan sonra oylar bu kişiler ve sandık görevlisi memur tarafından sayılır ve müşterek imzalı olarak tutanağa geçirilir. Bu görevliler haricinde sandık çevresinde gözlemci olarak da bulunmak mümkündür.

Bu arada şöyle düşünelim: 2014 Yerel Seçimlerinde Antalya’da 4 bin 948 sandıktan oy kullanılacak. Bir partinin her sandıkta görevlisi var ise seçim sonuçlarını bırakınız YSK’yı İlçe Seçim Kurulundan bile önce öğrenebilir.

Devam edelim; Sandık sonuçları ile seçim kuruluna götürülür. Orada Birleştirme Tutanaklarına yazılır. İlçe Seçim Kurulu’nda da siyasi partilerin aylar öncesinden bildirdikleri temsilcileri ve bir hakim gözetiminde memurlar çalışmaktadır. Her sandık sonucu tek tek sesli olarak okunur ve Birleştirme Tutanaklarına yazılır. Diyelim ki bir partinin her sandıkta görevlisi yok ama İlçe Seçim Kurulunda görevlisi var. Bu durumda bile YSK’dan önce tüm Türkiye’de seçim sonuçlarını öğrenmek mümkündür.

Bu kadar siyasi ve hukuki denetimin olduğu bir sistemde “hile var” demek ancak kasıt ile açıklanabilir. Bunlara, bu tip iddialara aldırmayınız. Bu iddialar cehaletten ileri gelen saçmalamalardır.

Gezi Parkı nedeniyle tüm ülkede şehirleri terörize eden ve vandallık boyutuna ulaşan eylemler nedeniyle bu konuya dair 31 Mayıs-7 Haziran tarihleri arasında attığım tweetlerin tümü burada. İlk gün polisin müdahalesine karşı gösterdiğimiz tepki ama sonrasında gelişen vandallıklar sonucunda bunun Neo-28 Şubat Darbesine dönüştüğüne dair tespitlerimiz oldu. Hatası ve sevabıyla süreç boyunca attığım 396 tweet aşağıda verilmiştir.

Devamını Oku »

Kılıçdaroğlu bugün partisinin grup toplantısında; “Türkiye’ye demokrasi gelecekse bunu CHP getirecektir, özgürlük gelecekse bunu CHP getirecektir, barış gelecekse bunu CHP getirecektir” dedi.
İnternetten canlı yayında bunu izleyince çok etkilendim. Bir anda heyecanlanıp ağlamaya başladım. Gözlerimden sicim gibi yaşlar aktı, ofisin ortasında birikip CHP’nin altı okunu oluşturdular. Bir ara “Çok yaşa Kılıçdaroğlu” diye bile bağırmış olabilirim kendimi kaybettiğim için farkında değilim.

Sonra aklıma CHP’li Ankara Valisi Nevzat Tandoğan geldi. Merhum da benzer sözler söylemişti;
“Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” ”

“Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek.”

Ne güzel bir şey bu CHP değil mi sevgili yurttaşlarım. Düşünme şekli hiç değişmeyen son derece kararlı böylesi bir partiye sahip olduğumuz için ulusça övünç içinde olmamız lazım.

Benim usuma sahip çık ulu tanrım !!!!

Kürtler 4 ayrı ülkede yaşıyorlar. Tarih onları nasıl yazacak?
- “Böldüler” ya da “Birleştirdiler”.
- Allah milletlere böyle fırsatları nadiren verir.
Farisi’yi, Arab’ı, Türkmen’i bölmek ve bir “ulus devlet” meydana getirmek ya da “coğrafyamızı birleştiren” bir tutkal olmak mi?
“Kürt Sorunu” belki de sorun gibi gözüken bir fırsattır önümüzde duran ve bu fırsatın bugün herkes farkında.

Mimari’de kubbeyi tutan sütunlara “fil ayakları” deniliyor. İslam Ümmetini “kubbeye” benzetecek olursak “Farisi, Arap ve Türkmen” bu kubbenin fil ayakları gibi duruyorlar. Kürtler bu ayakların dibine bomba koyarsa bu yapının altında korkarım hepimiz kalırız. Ve uzun acılar yaşarız.

Umuyorum bu süreç barışla, birbiri arasında adaleti de sağlayan bir kardeşlikle sonuçlanacaktır. Sadece Türkiye için değil bütün bir bölge için bu sürecin hayırlı olmasını bekliyorum.

İyi olacak inşallah, temennimiz duamız bu.

Bugün Adliye’nin sigara içilen Baro Odasında az takılayım dedim. Aman Allah’ım. Avukat arkadaşlara bakarsan; “Devlet gitmiş, Türklük yok olmuş, Cumhuriyet yıkılmış”.
“Noluyoruz yahu” deyip kaçtım hemen

Ofise döndüm. Bakayım bu AK Parti devletin başına ne çoraplar örecekmiş, Türklüğü kaldırmaya yönelik ne hainlikler edecekmiş, Cumhuriyeti kaldırıp Padişahlığı ne zaman getirecekmiş diye TBMM’ye sundukları Yeni Anayasa Taslağını inceleyeyim dedim.

AK Parti’nin geçen hafta Meclis’e sunduğu Anayasa teklifinin ilk 5 maddesi aşağıda. Allah Allah ! Cumhuriyet duruyor, Türkiye duruyor, Türk Milleti ibaresi yerinde duruyor. Baro Odasına girmedim hayal gördüm galiba. Sabah kahvaltı yapmadan gitmiştim o sebeple hayal görmüş olmalıyım.

İktidarın Anayasa Taslağının bazı maddeleri:
MADDE 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir

MADDE 2: Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.

MADDE 3: (1) Türkiye Devleti ülke ve millet olarak bölünmez bir bütündür. (2) Resmî dili Türkçedir. (3) Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. (4) Millî marşı “İstiklâl Marşı”dır. (5) Başkenti Ankara’dır.

MADDE 4: Devletin temel amaç ve görevleri, milletin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

MADDE 5: Egemenlik kayıtsız ve şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini seçtiği temsilcileri aracılığıyla ve halkoylaması yoluyla kullanır. Egemenliğin kullanılmasının, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.

Meclise sunulan bu Anayasa Taslağını görünce AKP’nin “Tayyip Cumhuriyeti” veya “Patagonya Padişahlığı” kurmayacağını öğrenmiş oldum. Derin bir oh ve çayımdan bir yudum çektim. Şimdi oturup Kaleiçi’ni seyrediyorum. Gelsenize !

CHP 1927 ve 1931′de yapılan değişikliklerle altı oku benimsedi. Yaşanan gelişmelere bakarsak CHP’ye amblem olarak “6 ok”u seçenler sanki bugünleri görmüşler. Bugünün CHP’si neredeyse okların her bir ilkesi kadar bölünmüş durumda.

Esasen fena da olmaz. CHP’nin 6 oku sayısınca yeni CHP’ler doğsa daha hayırlı olabilir. Kim ne diyor anlasak. Demokratlar mı yoksa darbeci mi? Katı devletçi mi yoksa milletten yanalar mı? Ya da her bir oku bir grubu alsa da kendi köşesinden konuşsa ve millet bunların ne demek istediklerini ayırt ederek kendisine en yakın CHP’lerden birine oy verse.

Bu belki de bir zarurettir. Çünkü bugünün CHP’si en temel ülke meselesinde bile yeknesak değil. Farklı düşünmekten bahsetmiyorum, birbirine zıt düşünmeleri enteresan. Altı okunda “Demokrasi” olmayan CHP’nin en uzak olduğu düşünce demokrasi.

TEMEL MESELE; TARİHİ YANILGI

Öte yandan aslında tarihi bir yanılgı var; Cumhuriyetin kuruluş felsefesi nedir? 1924 öncesi mi yoksa 1924 sonrası mı devletin felsefesini oluşturuyor?

1924 öncesi Türkiye Cumhuriyeti ile 1924 sonrası Türkiye Cumhuriyeti arasında derin farklar var. 6 Ok Anayasa’ya sonradan girdi ve esasen  işte o farkı temsil ediyor. Sorun da bu aslında. Cumhuriyeti kuranların tümü altı okta müttefik değillerdi. Zaten o vakitler 6 ok diye bir şey de yoktu. Zaten 1924′te kendilerine muhalif olan hemen herkesi Meclis dışına atmışlardı. CHP’nin jakobenizminin kökleri oldukça derin aslında.

Tarihi yanılgıyı mutlaka düzeltmemiz lazım. 29 Ekim 1920 ve 23 Nisan 1923′te bu ülkenin Meclisinin ruhu altı okta birleşmiyordu. Resmi ideoloji yoktu. Hatta bugün garip gelecek ama 9 Nisan 1928′e kadar Anayasa’nın ikinci maddesinde “Türkiye devletinin dini, din-i İslamdır”yazıyordu.

Ya şu konuşmaya ne demeli? ‎”Meclis-i Âliniz teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiye’dir, samimi bir mecmuadır.” Mustafa Kemal /1 Mayıs 1920 – Meclis.

Sonraki yıllarda ise bu anlayış terk edildi. Şimdi kurucu misyon nedir? Sonradan nasıl evrilmiştir? Bu evrilme ittifkla mıı yoksa gücü eline geçiren bir fırkanın tepeden inme şekillendirmeci tavrıyla mı yapılmıştır? Bu soruların cevabı “Tarihi Yanılgı”yı bize izah edecektir.

Meclis 29 Ekim 1920′de açıldı. Cumhuriyet 23 Nisan 1923′te ilan edildi. Kurucu irade ilk meclisin müşterek iradesidir. Türkiye’nin yaşadığı temel sancıya “kurucu iradeye dönüş sancısı” dense yeridir. Yani “Tarihi Yanılgıyı” çöp sepetine atma sancısı.

 



Son Yazılar

Twitter

Son Yorumlar

Kategoriler