Evet, evet yanlış okumadınız; “Yalakalar ve Troller Erdoğan’ı “rab” edinmemizi istiyor.” Onlara göre AK Partili diğer siyasetçilerin toz zerresi kadar önemi yok. Her şey ama her şey Erdoğan için yapılıyor ve millet sadece onun için oy veriyor. Bu trollerin önde gelenlerinden biri olan Esat Ç’nin attığı tweet aynen şöyle: “hasbelkader bir koltuğa, bir makama sahip olanların duyması gereken bir şey var; bu millet hiçbirinize değil recep tayyip erdoğan’a oy veriyor”.

AK Parti’ye oy vermeye karar vermişken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydan mitingleriyle anayasal sınırlar dışına çıkmakla kalmayıp muhalefet liderlerine hakaret edici bir üslupla AK Parti’ye oy istemesi üzerine sandığa gitmemeye, oy vermemeye karar vermiş birisi olarak bu tip -ve maalesef çok yaygın olan- yorum ve kanaatlerin aşırı zarar verici olduğunu düşünüyorum.

 

Bu tip “aşağılayıcı” yorumların sadece bazı trol ve yalakalara ait sınırlı yorumlar/kanaatler olduğu sanılmasın. O 4 Bakanın Yüce Divan’a gönderilmemesiyle ilgili Meclis Soruşturma Komisyonu’nun Ocak ayında verdiği karardan hemen evvel Sivil Dayanışma Platformu’nun gazetelerde yayınladığı (parasını kimin verdiği belli olmayan) ilanın son cümlesi aynen şöyleydi: “Siyasi kariyerlerini ve kazanımlarını “Sağlam İrade”nin gölgesine borçlu olanların küçük hesapları “Büyük Türkiye” yürüyüşünü durdurmaya yetmeyecektir”

O  ilandaki adalet arayışının “küçük hesaplar” olarak nitelenmesine mi kızalım yoksa AK Parti içinde yer alan diğer siyasilerin “Erdoğan’ın Gölgesi’ne borçlu” olmalarına mı? Bu rezalete Erdoğan’ın el atıp “yeter ulan dalkavukluk etmeyin” demesi beklenir. Eğer bu dalkavukluktan hoşlanmıyorsa tabi. Hoşlanmamalı, zira, o dalkavuklar, o troller ve yalakalar yüzünden kendisi zarar görüyor. Nefret kazandırıyor o müptezeller.

Evet, evet “Yalakalar ve Troller Erdoğan’ı “rab” edinmemizi istiyor”. “Rab” kelimesi farklı manalara gelmektedir. Kur’anın bize haber verdiğine göre Yusuf Peygamber efendisi için “innehu rabbi” yani “muhakkak o benim rabbimdir” demiştir. Çünkü kendisi köle, aziz ise onun efendisi idi. 

Oysa biz köle değiliz. Hele ki seçtiklerimizin kölesi hiç değiliz. Seçtiklerimiz bizim hizmetimizdedir. Koltuklarını bize borçludurlar. Bizi adıma o koltuklarda oturmaktadırlar. Bizim işlerimizi yapan vekillerimizdir. Efendilik taslarlarsa vekaleti iptal hakkı bizdedir. Seçtiklerimizin yalakaları ve dalkavukları bu gerçeği unutmamalı; bize, yani millete, kraldan fazla kralcılık yapmamalılar. Zira kral biziz.

Rab” sadece “tapılan ilah” anlamına gelmez; tek efendi, tek karar verici, tek besleyici, en yüce, tek reis, tek hüküm verici de demektir. Biz köle değiliz. Herşeyde 1 kişiye muhtaç olmak o kişiyi rab edinmektir. Biz dünya işlerinde de şirk koşmayız. Bu aşağılama Zuhruf 54. ayeti hatırlatıyor. Oradan bir siyaset sosyolojisi yorumu çıkartacak olursak; halkı (partilileri) aşağılamakla hafife almak ve küçümsemekle onların itaatlerini sağlayacaklarını zannedenler yanılıyorlar. Çünkü bu tip baskılar halkı fasık yapar. Bir tür iki yüzlülük yani. Size itaat eder gibi gözükür ama içinden “köle muamalesi görmeye” isyan eder. Bunun üzerine hepiniz helak olursunuz. Yani iktidarınız gider, hepiniz birden kuvvetten düşersiniz, rezil olursunuz.

Birileri bu yalaka ve trol takımına “dur” demeli.  Devamını Oku »

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, binaları yetersiz kaldığı için Başbakanlık olarak yapıldı. Parlamenter Sistemde başat aktör Başbakanlıktır.
Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Siyasal anlamda ise Yürütme’nin başı Başbakan’dır. Şu anki sistemde daha büyük bina herkesin kabulüdür ki Başbakanlığa lazımdır.

Erdoğan da bunu bildiği için o binayı “Başbakanlık Binası” olarak başlattı. Seçim “Başkanlık Sistemine” imkan tanımadığına göre iade şart.
Başbakanlık olarak başlanan bina Erdoğan Cumhurbaşkanı olunca Çankaya yerine ona tahsis edildi. Böylece “Erdoğan’ın görevlerine göre tahsisi değişen kişiye özel saray” imajı da bozulmalıdır. 

Ekim 2014′te A Haber’de bir canlı yayına katılan Bülent Arınç, sözkonusu binayla ilgili “Ben de başbakanlığın ve diğer hizmet binalarının oraya taşınacağını düşünüyordum. Ama yeni cumhurbaşkanımız ‘ben oraya taşınacağım’ dedi” diye konuşmuştu. Şimdi 7 haziran Seçimleri sonrası “Başkanlık Sistemine” geçmek için yeterki konsensus sağlanamadığına göre yapılması gereken belli değil midir?

Zaten Başbakan Davutoğlu seçimden sonra “Başkanlık sistemine geçmek istedik ama buna halk yetki vermedi. Herkes kendi görevini yetki ve sorumlulukları dahilinde üzerine düşeni yaparsa bir uzlaşı doğar.” demişti. Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesini-Beştepe Sarayını Başbakanlığa devretmelidir.

Türkiye ne zaman ki “Başkanlık Sistemi”ne geçer o zaman yeni başkanımız “yüütmenin başı” olarak Beştepe’de oturur. O vakit belki 1100 oda bile yetmez, ilaveler yapılır.

Öte yandan bu “saray” yaftası da Erdoğan’ın üzerine yapıştı kaldı. Seçim sonuçlarını bahane edip bu yaftayı çıkartıp atmalıdır. Bu durumda siyaseten de kazanan kendisi olacaktır. Milletin gönlüne daha çok girecektir.

Dünya’ya “merhaba” dediğimde Başbakan, Süleyman Demirel imiş.
Yaz gelmiş Bülent Ecevit görevi 1 aylığına devralmış.
1 yaşıma varmadan Demirel görevi Ecevit‘e devretmiş.
Ecevit görevi bırakırken yürümeye başlamışım.
Demirel zamanında başlayan koşmamı Kenan Evren “sokağa çıkma yasağı”yla bölmüş.
Bülent Ulusu ilkokula başlatmış beni.
Turgut Özal köşke çıkarken ben de Ortaokula çıkmışım.
Yıldırım Akbulut hepimizi güldürürken Ortaokul bitmiş Lise’ye doğru seyirtmişim.
Hoop yine Demirel; gençlik acısı gibi yine giriverdi hayatımıza. Hem de 2 yıldan fazla.
O köşke doğru koşarken İnönü ile 1 aylık muhabbetten sonra Tansu Çiller giriverdi hayatımıza.
2 yıl onun dırdırını çektikten sonra 3 ay kadar da Mesut Yılmaz‘ın konuşma arasına reklam alarak geçti hayatımız.
Sonra “yoksulların başbakanı” geldi. Necmettin Erbakan‘la bir yıl; 7/24 heyecan, 7/24 aksiyon geldi hayatımıza.
Sonra yine Mesut, sonra yine Ecevit.
Millet şamarı yapıştırınca 2002′de bu defa Kayseri Başbakan çıkardı; Abdullah Gül.
Tayyip Erdoğan geldi sonra, az daha gitmeyecek derken o da Çankaya yokuşunu tırmanmaya karar verdi.
Torosların Çocuğu Davutoğlu geldi sonra.
7 Haziran’da rahatlar bozuldu.

Bakalım hikayenin sonu ne olacak? Heyecanla bekliyoruz.

Çok kültürlülük, çoğulculuk, azınlık görüş sahiplerine tölerans, meşveret-demokrasi, özgürlükler, hesap verebilirlik vb. konularda İslamcılık nerede?

Gelir dağılımı adaleti/servet paylaşımının ıslahı, zorunlu sendikalaşma, adil vergi sistemi, sosyal güvence vb. konularda İslamcılık nerede?

Soruları uzatabiliriz.

Evet, eski devlet ve statüko değişti. Artık yeni bir devlet ve statüko var. Peki bu yeni devlet ve statüko karşısında değişimcilik nerede?

Abartılı gibi gelmesin ama; AK Parti içinde -şimdilik- Davutoğlu yenilikçiliği, Erdoğan ise yeni devlet ve statükoyu temsil ediyor gibi gözükmüyor mu?

Bu ayrımın en son örneğini; Kamuda Şeffaflık Paketi ve Yüce Divan tartışmalarında yaşadık. Erdoğan bu iki meselede değişimci çizgiye izin vermedi bana göre. Oysa servetin dağılımı ve yönetimin şeffalaşması kadim 2 sorunun da cevaplanmaya başlaması olacaktı. 

7 Haziran Seçimlerinde sandığa gitmeyerek dikkat çekmek istediğim ayrışma budur. Davutoğlu’nun başarılı olmasını isterim. Ama Erdoğan zamanın değiştiğini görmüyor. Parti üzerinde kurduğu “vesayet” bu değişimciliği bastırıyor. Maalesef görüntü; tek adam görüntüsüne doğru evriliyor.

Aylar önce okuduğum Raşid Gannuşi’nin “İslam Devletinde Kamusal Özgürlükler” kitabından bugüne İslamcıların iç ayrışması çok dikkatimi çekiyor. “Sürekli Savaş” psikolojisiyle iç fikri yönelim ve üslup ayrışması yeteri kadar görülmüyor ve tartışılamıyor. İslamcılar bununla yakında yüzleşecektir.

İslamcılar “ekonomide” ve “yönetim tarzında” düşünsel kaynağa (dine) tam uygun işler yapmadıklarını ve bu alanlarda revizyonist olduklarını ebette görecekler.

Yeni İslamcılık denilebilecek bir tarzın tartışılmaya başlayacağını umuyorum. Bugüne dek hizmeti geçen aktörler de bu yeni süreçle yüzleşecekler. Eski tip liderlik ve eski tip siyaset üslubuyla topluma doğru daha fazla alan açılamayacağını görecekler. Nihayetinde bugünün en güçlü İslamcı aktörleri soğuk savaş sonrası ara dönemin felsefesiyle yetiştiler. Bu ara döndemde mücadele ederek iktidarı elde ettiler.

Şahsen, İslamcıların “ideolojiden” vazgeçip köklelerine yani “İslamlaşmaya” döneceğini düşünüyorum. İşte o zaman Hz.Ömer veya Hz.Ebuzer örneği sahicileşecektir. Bu sahicilikle imtihan edileceğimizi göreceğiz. Hesap verebilirlik ağırlaşacak ve kollektif yönetim/meşveret galip gelecek.

Ülke içi hakimiyet mücadelesi zaferle bitti. Şimdi kendi iç tartışmamızı, iç inşamızı, iç ıslahımızı yürütmeye mecbur olduğumuzu lütfen görünüz.

Ülkemize milyonlarca turist geliyor. Keşke onlara mesela sadece Hz.İsa ile ilgili ayetlerin İngilizcesi’ni içeren bir broşür/kitapçık ulaştırabilsek.

“İmran’ın karısı “Rabbim, karnımdakini tam hür olarak sana adadım, benden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin” demişti” İşte bu  Âl-i İmran 35.ayetten başlayıp Hz.Meryem’in doğumu ardından hikayesi ve Hz.İsa’nın doğumu ve sonrasındaki ayetlerin İngilizce broşürü/kitapçığından söz ediyorum.

Turistlere dağıtabileceğimiz İngilizce broşürün ya da kitapçığın başlığı şu olabilir; “Kur’an’a göre İsa Mesih’in Hayat Hikayesi”. Dikkat çekici bir başlık olmaz mı?

Diyanet Vakfı sadece ayetlerin İngilizce’sinden ve dipnotlardan oluşan “Kur’an’a göre İsa Mesih’in Hayat Hikayesi” kitapçığını rahatlıkla bastırabilir. Bu imkana sahip o kurum.

Kur’an’ın tümü ya da İslam’ın tanıtımı değil turistlerin dikkatini de çekmek için ayetlerin İngilizce çevirilerinden oluşan “Kur’an’a göre İsa Mesih’in Hayat Hikayesi” olmalı bu eser.

Turistik bölgelerdeki Camilere, kitapçılara, büfelere, müze kafelerine, tarihi kentlerin giriş kapılarına ve sair yerlere gönderilip “ücretsiz” dağıtımı da sağlanabilir.

Bizzat dağıtıp insanları huzursuz etmeye bile gerek yok. Turistlerin ücretsiz alıp okuyabilecekleri her türlü mekana bu kitapçık konulabilir. İlgili dostlar çağrı yapsa ve hayırlı hizmetin gerçekleşmesine aracılık etse keşke.

Dinî, hayrî, sivil ve sosyal yapıların var olması bir toplumun gücü ve sosyal dayanışma ve ilerleme bakımından çok önemlidir. Bu bakımdan STK olarak anılan yapılarla birlikte kadim tarikat geleneğimize ve cemaat yapılarına büyük değer veriyorum. Bunlar yaşamalı ve var olmaya devam etmeliler.

Bir cemaat, tarikat veya STK’ların amaçlarına uygun hizmet yaparken alan dışına taştığını ve çoğu zaman -geçmişte askerin siyasete müdahalesi gibi- kendi hizmet alanları haricinde ajandalara sahip olduklarını da görüyoruz.

Son birkaç yıldan beri Gülen Cemaati özelinde yaşadığımız şey de budur. Bu yapı “hizmet” amacının dışında devlete hakim olma, devlet politikalarını yönlendirme, önce bürokratik bir iktidar kurup sonra da sisteme yegane hakim olma gibi gizli bir ajanda taşıdığını fâş etmiş durumdadır.

Devlete hakim olma, devlet politikalarını yönlendirme gibi emellerin siyasi partilere tanınan yasal bir hak olduğunu biliyoruz. Sosyal Yapıların bu alanlarda karar alma merciinde olabilmesi mümkün değil. Lakin kararları etkileme, kararları eleştirme, kararlara sivil muhalefet yapma hakları elbette vardır. Bunu da içerden, el altından, beşinci kol faaliyeti gibi değil dışarıdan yapabilirler.

Eğer sivil toplum organizasyonlarının devlete hakim olmak ve/veya devlet politikalarını yönetme ve yönlendirme gayesi varsa kulvar değiştirip parti kurmaları beklenir. Yoksa illegal hale gelirler. Bugün Gülen Cemaatinin bu gayeleri nedeniyle illegal bir parti haline geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Devletin varlığına tehdit hale gelen yapıları tasfiye ettiğini tarihten biliyoruz. Yeniçeri Ocağı ve Bektaşi Tekkelerinin kapatılması gibi. Etki gücü fizik varlığından daha büyük hale gelen ve devlete rağmen politika dayatmaya kalkan Gülenizmin tasfiye girişimini de tarih böyle anacaktır.

Sivil yapılar her zaman var olmaya devam edecek. Lakin iktidar gücünü gayr-i meşru yolla kullanmaya kalkanların sonu hep tasfiye olacaktır. Bu noktada Gülenizmin yapması gereken şey; legal siyaset alanına geçmesi ve kamu gücünü siyaset yoluyla elde etmeye çalışması olmalıdır. Gülen, karanlık oda ve mahfil siyasetinden çıkmalı; legal, açık, denetlenebilir ve meşru siyaset alanına geçmelidir. Yoksa tasfiye kaçınılmazdır.

Gülenizm, bugün başkanı bilinen ama diğer kadroları, yöntemi, söylemi meçhul bir siyasi partidir. Fethullah Gülen, partisini resmi olarak kurmalıdır. Gülenizm Partisinin sadece başkanı belli geri kalan tarafı bizim için bir hayalet. Ne devlet ne de millet böyle bir hayalete tahammül edemez.

Gülenizm Partisi 2 asır sonra Yeniçeri Ocağı’nın ve Ocak Çevrelerinin akibetini yaşamaktadır. Ortak noktaları; devletin merkezine ve devlete ait vazifelere yönelik illegal eylemleri olmuştur. Öte yandan Gülenizmin sivil bir yapı olması onu Yeniçeri Ocağından farklılaştırmaktadır. Külli Tasfiyeden kurtulabilir; legal siyaset alanına geçerse elbette.

Gülen Cemaatinin kullandığı insan ve imkan birikimi bu millete aittir. Gülen, bu birikimi iktidar şehvetine kurban etmekten vazgeçmelidir. Gülen Cemaati pozisyon değiştirip sivil alana dönmek istemediğine ve tutumunda ısrar ettiğine göre; kendisi için açık, legal, şeffaf, denetlenebilir siyasetin yolunu açmalı; parti kurup siyaset yapmalıdır. Başka çıkış yolu yok !

RP sonrası “Lider-Genel Başkan farklılığını” ve bu farklılığın oluşturduğu sonuçları gören bizler için bugünleri okumak zor olmuyor. Ama o sürecin Türkiye’ye çok şey kaybettirdiğini de bildiğimiz için bugünlerimizden endişe duyuyoruz.

İslamcıların yakın siyasal tarihi bize bir şeyi daha öğretti: Bir yerde sadakat sesleri yükselmeye başlamışsa tepede bir sorun hızla büyümektedir. Artık saflaşmalar oluşmuş ve halkın duyamayacağı bir iç tartışma ve çatışma dar bir çevre tarafından yürütülmeye başlanmıştır. Bu böyle kalmaz; zamanla partili seçmene sonra da halka sirayet eder.

Bunun sonucu; yürüyen teşkilat mekanizmanın sarsılması, gücünü yitirmesi ve rüzgarını kaybetmesi olabilir. Yaşadıklarımızı tekrar etmek zorunda değiliz. Henüz her şeyin başındayken bunu durdurabiliriz.

Sorun bugüne veya yakın siyasal tarihimize ait değildir. Hz.Peygamber Efendimizin vefatı sonrasında liderin kim olacağı ile ilgili Beni Saide gölgeliğinde başlayan tartışma henüz objektif kriterlerle belirli bir sistem kuramadığımız için capcanlı olarak devam ediyor. Dindar siyasetçilerin ve mütefekkirlerimizin bu konu üzerinde düşünüp objektif ve adil bir seçim sistemi kurması gerekiyor. Böylece liderin nasıl seçileceği, nasıl görev yapacağı, görevinin nasıl sona ereceği, muhalefetin nasıl biçimleneceği ve benzeri konular çözüme kavuşturulabilir.

Şu an biz ne demokratik kurallara uyuyoruz ne de bir saltanata sahibiz. İkisi arasında bir yerdeyiz; araftayız. Hz.Ömer’in tayin ettiği “seçici kurul” tecrübesinden başlayıp, insanlığın geldiği aşamayı da gözeterek (hikmet mü’minin yitik malıdır. İlim Çin’de bile olsa alınız) İslam ülkelerinin uygulayacağı bir seçme ve seçilme sistemi inşa edebilmeliyiz.

Sorunumuzun “Reisçilik-Hocacılık” tartışmasının ötesinde olduğu açıktır. Saman altında yürüyen bir tartışmanın yakın zamanda (Anayasayı değiştirecek sayıya ulaşılamazsa) geçici bir çözüm bulunamazsa bİtmeyeceği yakın siyasal tarihin bize öğrettiği bir gerçektir. Başta AK Parti’nin ileri gelenleri olmak üzere Müslüman siyasal aklı üzerine düşünen insanların bu konuya kesin bir çözüm bulması gerekmektedir.

Yoksa biz uzun asırlardan beri yapageldiğimiz gibi siyasi-dünyevi tartışmalar için kardeşlerimize haksızlık etmeye devam edeceğiz. Artık buna hakkımız yoktur. Dünya’ya söyleyeceğimiz bir sözümüz, önereceğimiz bir sistemimiz, birbirimize adaletle muamele edeceğimiz bir yapımızın olması gerekmektedir.

Laikler sadece iktidarı ve iktidar umudunu kaybetmediler. Onların bir tür ‘azınlık psikolojisi’ne sahip olduklarına inanıyorum. Bu büyük bir sorun.

İttihat ve Terakki ile işbaşına gelenlerin bugün Türkiye’den umudu kalmadı.Bu psikoloji onların kalplerini Müslümanların Mesajına kapatıyor.

Son asırda yaşanan kavgalar ve bizdeki (dindarlardaki) travma Laiklerle aramıza bir büyük duvar çekmemize neden oldu. Şimdi neredeyse düşman kamplardayız.

Kabul edelim ki “Medine Tecrübesi”ni bilen biz Müslümanların bu ülkenin laiklerine karşı aldığımız tavrın İslamca olduğunu söylemek çok güç.

Bizim “gönüllere girmek” “İslami tebliğ” gibi temel dertlerimiz var. Oysa şimdilerde iktidar olmak, iktidarımızı tahkim etmek gibi gerekçeler ön çıktı. Hızla dünyevileştik. Ve bu bizi esastan uzaklaştıran bir tuzak.

Biz “din / medeniyet” dediğimiz zaman artık laikler bizden kaçıyor ve bunlara inanmıyor. Kabul edelim ki; bunu bu hale biz getirdik. İnsanların kalpleri kapandı. Hatta nefret doldu bize karşı.

Müslümanların “Medine Dönemini” yeniden okuması, esas vazifenin ne olduğunu yeniden idrak etmesi gerekiyor. Düşman üretmek başarı değildir.

Olimpos Dağı – Hira Dağı metaforları kimliklerinde “İslam” yazan Laiklerle biz İslamcıları anlatmıyor. Batı ile İslam Dünyasını anlatıyor.

Laiklerle barışmak zorundayız? Dağların taşıyamadığı yükümüzü o insanlara iletmek zorundayız. Onlar “Müellefe-i Kulûb” da mı değiller yoksa?

Bu ülkenin laikleri kim ve ne? Münafık mı, Müşrik mi, Müellefe-i Kulûb mu? İslamcılar kendi kavramsallaştımasını yapmadan hareket ediyor.

Biz hangi fıkha göre siyaset yapıyoruz? Bugün bu bile belli değildir. Gözümüzde sadece iktidar ve iktidarımızı tahkim etmek kaygısı var. Sorunun kaynağından nasıl ve hangi kurallara göre hareket edeceğimizi netleştirmemiş olmamız yatıyor.

Laiklerle barışmanın zamanı geldi. İslamcılar davalarını kavga ederek değil helalleşmek ile tebliğ ile genişletme çabası içinde olmalı artık. Sağda deniz tükendi. Yeni gönüllere ulaşmak için “anlamak” “olduğu gibi kabul etmek” “paylaşmak” “sevmek” zorundayız.

 

Son günlerde merkezinde Nurettin Yıldız hocanın olduğu bir tartışma aslında bizim için son derece öğretici ve yenilenmeye fırsat verici bir duruma dönüşebilir. Bir fıkhi gelenek var ve bunu tartışmamız gerekiyor. Bunu yaparken fikirlerin özgürce ve hakarete uğramadan ifade edilebilmesi çok önemli. 

Gerek geleneksel fıkhın içtihatlarını/yorumlarını savunanlar bakımından gerekse aksi görüşte olanlar yönünden ilk mesele özgür tartışma ortamının kurulmasıdır. Hiç kimse kendinden önce yüzlerce/binlerce kişinin/alimin savunageldiği hatta ekseriyetle icma ettiği bir meseleden dolayı lince tabi tutulmamalıdır. Aksi kanaatte olanlar da görüşlerini ifade ederken aynı şekilde linç edilmemeli hele ki tekfir kolaycılığına asla teşebbüs edilmemelidir.

YAZININ PDF FORMATI: İslamın Hukuksuzlukla İmtihanı

Devamını Oku »

Camilerimiz Adliye Saraylarındaki dava ve Emniyet Müdürlüklerindeki suç dosyalarını azaltmıyorsa görevlerini yapmıyorlar demektir. Cami Derneklerimizi sadece camilere yardım toplama merkezleri olmaktan çıkartmamız lazım. Dernekler sosyal hayatın her problemine eğilmeli.

Cami Derneklerimizin; Çocuk Kulüpleri, Gençlik ve Kadın Kolları, Kütüphaneleri, Yardım Merkezleri ve başkaca faaliyet kolları da bulunmalı. Cami ve Mescit Derneklerimizi “vakfa” çevirip insanların bu vakfa gelir getirici mülk vb’ni bağışlamalarının da önünü açabilmemiz lazım.

Sosyal Hayatı “Cami Merkezli” olarak yeniden inşa etmeliyiz. Cami Dernekler herkese açık olmalı. Hedefimiz; Ortak İyinin “Maruf”un inşası. Yeni Türkiye sadece siyasetle inşa edilemez. Yeni Türkiye’yi ancak Yeni Sosyoloji inşa edebilir. Peki Yeni Sosyolojiyi kimler inşa edecek?

30 bin nüfuslu mahallemizin Cami Derneğinin sadece 53 üyesi var. Hemen hepsi yaşlı ve hiç kadın üyesi yok. Bu işte bir terslik var bence. Camiler mahallemizin merkezi, Cami Dernekleriyse kadın ve gençlerin de üye olduğu, sosyal çalışmalar yapan sivil toplum merkezleri olmalı.

Cami Derneklerine bütün mahallelinin üye olmasını sağlamalıyız. Hayatın merkezine Cami’yi alan, Cami’yi hayata taşıyan bir anlayış gerek. Cami Derneklerimizin “Kadın Kolları” “Gençlik Kolları” “Çocuk Kulüpleri” “Spor Organizasyonları” “Kütüphaneleri” “Etüd Merkezleri” olmalı.

Üniversitelere yakın mahallelerdeki Cami Derneklerimizin Üniversite Evleri olmalı. İlk-Orta ve Lise talebeleri için dershane hizmeti olmalı. Cami Derneklerimiz Camiye gelsin ya da gelmesin bütün mahallelinin derdine ve sevincine ortak olacak bir geniş vizyona sahip olmalı.

İslamı hayata taşımamız lazım. Hayatın merkezine; çarşıya, sokağa taşımalıyız. Bunu başaracak olan da toplumun/mahallelinin kendisidir. Hassasiyet sahibi insanlar kendi cemaatleri, kendi tarikatları, kendi dernekleri için çalışırken toplumun büyük kısmını ihmal ediyorlar.

Bu ihmali aşmak için; mahalleliyi müşterek değerlerde buluşturacak bir “ortak iyi” inşası çabasına ihtiyaç var. Cami Derneklerini Diyanet İşleri Başkanlığı değil bizzat mahallenin kendisi işlevsel hale getirmeli. Bu bir sivil toplum çalışması olmalı.

Ve bu mahalle çalışması hiçbir cemaate, tarikata, siyasete bağlı olmamalı. Herkesi ortak insani ve İslami değerler toparlayan bir toplum hizmeti olmalı.

 

TWİTTER ve FACEBOOK hesaplarımızı da takip edebilirsiniz.

Ayrıca iletişim için şuraya yazabilirsiniz: http://www.aliaktas.net/iletisim/



Son Yazılar

Twitter

Son Yorumlar

Kategoriler