Browsing all articles from Ocak, 2012


Bugün 27 Ocak ve Osmanlı Devletinin kuruluşunun 713. yıl dönümü. Romalı heykellere Fahri CHP Üyesi ünvanı verdik. Romalı değil Osmanlı ve Selçuklu ahfâdı olduğumuzu haykırdık.

Basın açıklamamızın tam metni;

Öncelikle şunu ifade etmeliyim. Biz şehrin tüm kadim kültürlerinin bütün eserlerine saygı duyuyor ve onları zenginliğimizin bir parçası olarak görüyoruz. ( Örneğin Hadrianus Kapısı)

Ayrıca “Romalılar Antalya’da” heykelleri ile ortaya konan eserlerin güçlü bir mizah ve üstün bir zekayı yansıttığının da farkındayız.

Lakin aynı form bir Selçuklu veya Osmanlı veya bir Yörük figürüyle de olabilirdi diye düşünüyoruz.

Biz şehirlerin ruhları ve kimlikleri olduğuna inanırız. Bu ruh ve kimlik şehir mobilyalarından tutun da sergilenen bu tip eserlerle birlikte şekillenir.

Biz olaya bu şehrin kimliği açısından bakıyoruz. Şehrin kadim İslam şehri kimliğinin korunması ve geliştirilmesi gerekmektedir.  Mesele budur.

Bizim burada dikkat çekmek istediğimiz husus kendi medeniyetimizin sanat, estetik ve mimari anlayışını yeniden hayata geçirme meselesidir.

Akaydın’ın Romalı heykellerine tam da bu nedenle “ne olacak sanat işte” deyip geçemeyiz. Bir kere ortaya konulan bu ve benzeri ürünler veren sanat felsefesi bize giydirilen bir deli gömleğidir.

Biz 3 asırdan beri sanattan siyasete, mimariden yönetim tarzına kadar bu deli gömleğiyle imtihan ediliyoruz. Bu akıl tutulmasına artık bir son verilmelidir.

İbn-i Haldun “Yenilenler yenenleri taklit eder” der. Akaydın’ın bu Romalı heykel merakı Batı karşısında yenilgiyi kabul etmenin de bir tezahürüdür.

Diğer yandan İslam Medeniyetinin sanat ve estetik üretemediğini söyleyenler olursa kafalarını Roma Arenalarının kumundan kaldırmalarını öneririm.

Bu şehir ki Turgut Cansever gibi bir bilge mimar çıkartabilmiştir. (Karakaş Caminin de mimarı) Belediye başkanlarının onu okumadan onun şehircilik felsefesini idrak etmeden şehri yönetmesi bile ayıptır.

Lakin şunu çok iyi biliyoruz ki ortaya koyduğumuz bu vizyon ve anlayış bir türlü milletin değerleri, tarihi ve kültürü ile barışamayan CHP kafası ile olmaz.

CHP, işte bu Romalı heykellerinde tezahür eden, yansıyan Batı öykünmeciliğin tipik ve antik adresidir.

Bu nedenle biz “şehrimizin en yeni sakinleri olan bu antik adamlara Türkiye’nin antik partisi CHP’li olmak yakışır” diyoruz.

Selçuklu ve Osmanlı şehri Antalya’ya Romalı heykellerini layık göremediğimiz için ve bunları buraya diken  “antik kafayı” eleştirmek için heykelleri” CHP Fahri Üyesi” ilan ediyoruz.

TÜM FOTOĞRAFLARI GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ: http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150552095009293.403260.39929589292&type=1

 

 

BASIN AÇIKLAMASI: 27 Ocak 2012 Cuma günü Saat:11.00'da Üçkapılar'da

BASIN AÇIKLAMASI: 27 Ocak 2012 Cuma günü Saat:11.00′da Üçkapılar’da

Biz şehrin kadim kültürlerinin eserlerine saygı duyuyor ve onları zenginliğimizin bir parçası olarak görüyoruz. Lakin bu şehirde yaşayan bizler bu şehre yeni eklenecek her şeyin kendi medeniyet değerlerimizi yansıtan eşyalar olmasını da istiyoruz.
“Romalılar Antalya’da” heykelleri ile ortaya konan eserlerin güçlü bir mizah ve üstün bir zekayı yansıttığı açıktır. Lakin aynı form bir Selçuklu veya Osmanlı figürüyle olabilirdi diye düşünüyoruz. Öte yandan CHP bir türlü milletin değerleri, tarihi ve kültürü ile barışamıyor. Bu Romalı heykelleri de bunun tezahürü, aynasıdır.

Bütün mesele kendi medeniyetimizin sanat, estetik ve mimari anlayışını yeniden hayata geçirme isteğimize bağlı. Ama CHP kafası ile olmaz.

Bu nedenle biz 27 Ocak 2012 Cuma günü Saat:11.00′da Üçkapılar’da Akaydın’ın Romalı heykellerine “Fahri CHP’li belgesi”vererek protestomuzu yapacağız.

Bizimle aynı düşünen her partiden ve görüşten Antalyalıları basın açıklamamıza katılımını diliyoruz.

CHP’li Büyükşehir Belediyesi, Işıklar’a  ‘Sokak Müzisyenleri Heykelleri’nden sonra bu kez  ‘Romalılar Antalya’da Heykelleri’ yerleştiriyor. Caddede motosiklete binen Romalı, gazete okuyan Romalı gibi heykel figürleri yer alıyor artık.

İyi de kardeşim hiç sen bunu bize sordun mu? Neden Romalı yahu.  Motosiklete binen bir Alaaddin Keykubat, Gazete okuyan bir Şehzade Korkut değil de neden Romalı be şaşkaloz adamlar?

Romalılar mı? Hani bizim Osmanlılar, Selçuklular ve hatta Bizanslılardan önceki Romalılar öyle mi?

Çok alaka kuramadım aslında bu öykünmeye. Bu nedenle  Erzurumlu ninenin “hele bakın komşular ben bu otobüsün yolcusumuyem” dediği gibi soruyorum;  Hele baksana be Akaydın biz bu şehrin nesiyiz? Bu şehir neci?

Eğer bu şehir Selçuklu-Osmanlı şehri ise sanat eserlerinin bizi yansıtması gerekmez mi? Yoksa biz Romalı olduk da haberimiz mi yok?

CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanının gözünde İslam Kültürünün Işıklar Caddesine yerleştirdiği kurbağalar, müzisyenler ve Romalılar kadar değeri yok maalesef.

Bu meselenin güncel yanı bir de mimarlık felsefesini ilgilendiren yanı var.

Biliniz ki; şehirlerin de bir ruhu vardır. Ama şimdi şehirlerimiz vaktiyle sahip oldukları o ruhlarını kaybediyorlar. Antalya’nın ruhu nerede; Kaleiçi’nde mi? Kepez’de mi? Nerde?

Turgut Cansever gibi deha bir mimarın doğduğu bu şehri son 50 yılda bu denli ruhsuz hale getirenlerin tümünü Allah’a havale ediyorum.

Kadim şehirlerimizin sokakları mutlaka mabetlere çıkardı. Şimdi AVM’ler şehrin merkezleri oldular. Sadece şehirler kaybetmedi ruhlarını insanlarda şehrin içindeki konumlarını kaybettiler.

Farkında mısınız şehirlerin hakimi bizler değiliz. Otomobiller bizden daha fazla malikler kentlerin sokaklarına.

Biz insanlar ise otomobiller ile duvarlar arasında, dar kaldırımlara sıkıştırıldık. Bu durumda kim bana “her şey insan için” diyebilir ki?

Bir şehri sevmekle bir insanı sevmek arasında fark var mı?

Bir şehri sevmekle aslında neyi sevmiş oluruz?

Beton binaları, kaldırımlar ve yolları mı? Elbette hayır.

Bir şehri seven insan kendi ruh dünyasından şehre yansıyan şeyleri sever ve aradıklarını, olmasını istediklerini ve hatta o şehrin kendi ruhunda ve gönül dünyasında uyandırdığı hisleri sever.

Cevabını bilmiyorum veya cevaplandırabilecek kadar cüretkâr değilim ama yine de soruyorum: Bir şehri sevmekle bir insanı sevmek arasında fark var mı?

Ve varsa da yoksa da soruyorum; neden biz Selçuklu-Osmanlı şehri bir Antalya’yı sevmek varken, bir yanı Roma şehrine benzetilmeye çalışılan diğer bir yanı ruhsuz beton yığınları ile doldurulan artık portakal çiçeği de kokmayan bu şehri bana niçin dayatıyorsunuz. Hangi hakla ?

Ahmet Hamdi Tanpınar “Beş Şehir” kitabında “Başkent asla unutmaz” der.  Osman Gazi’nin “Beni Gümüş Kümbet’e gömünüz” vasiyetinin ve Bursa’daki ebedi istirahatgâhına defninin üzerinden 7 asır geçti.

Bursa o gün bugün başkenttir bizim için. Biz biliriz ki toprağın tapu senedi ömrünü şehadetle neticelendirmiş veya gaza peşinde koşmuş  Hakk’ı üstün tutan adamların üzerine kayıtlıdır. Ve yine biliriz ki toprak yaşamakta olan Hakk’ı üstün tutan adamlara emanettir.

7 Ocak’ta Bursa’ya ulaşmak için çıktığımız yol aslında Hakk’ı üstün tutan adamların bu şehirdeki  7 asırlık mücadelelerinin bugünkü seyrine şahitlik etmek içindi.

Ve çok şükür bir başlangıca, yeni bir çınarın inşasına, bir medeniyet yürüyüşünün genç adamlarının Bursa’dan ufukları tarayan bakışlarına ve ilk adımlarına şehadet ettik.  Ne mutlu bize.

“Bizim medeniyetimiz asla yenilmemiştir ve ben ömrüm boyunca medeniyetimizin yenildiğini söyleyen adamları dinlemedim” diyen bir mütefekkir rehberi dinledik o gün. Önceden “Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet. İdareciler değişmiştir ama devletimiz birdir” diye öğrendiğimiz bir hakikati çok veciz bir biçimde ifade etti o gün Numan Kurtulmuş; “Devletlerin hayatı hikaye gibi değildir. Yani biri biter diğerine başlanır değildir. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti aslında bir roman kitabı gibidir. Kitabın tümü bir bütündür.”

İşte tarih ve medeniyete böyle bakan adamlar, kadınlar  ve gençler Bursa’nın 7 asırlık ve Anadolu’nun 1000 yıllık kadim yürüyüşünü, kadim değerlerini gelecek asırlara taşıyacaklar, inanıyorum. Atalar “kadim olan takaddüm eder” demişler. Medeniyet Hareketi ve Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin, Murad-ı Hüdevendigar’ın, Yildirim Bayezîd’in izinde yola çıkan Medeniyet Gençliği kadim olanı yeniden inşa ve ihya etmeye muvaffak olacaklar.

Tarih pek çok kez mütevazi adımların büyük zaferlerini kaydetmiştir. Medeniyet Gençliği’nin tertiplediği Bursa Ördekli Kültür Merkezi’ndeki “Medeniyet ve Gençlik” konferansını dinlediğimiz Prof.Dr.Numan Kurtulmuş’un 1 Kasım 2010’da başlayan yürüyüşüne Medeniyet Gençliği 7 Ocak ile mütevazi bir katkı sunuyor bugün. Hiç kuşku yok gözleri “Osman Gazi’nin rüyasındaki ulu çınarın” dallarının ötesini arayan bu gençlik bu mütevazi başlangıcın sonunda mutlaka başaracaklar, bundan eminim.

HAMİŞ : Bursa’ya gitmeyi birlikte kararlaştırıp yol arkadaşlığı yaptığımız Veli Tolu bey’e, bizi aracıyla İstanbul’dan Bursa’ya götüren/getiren Faruk Haberveren ve kıymetli kardeşimiz Evren Diga’ya, Medeniyet Gençliğinden kıymetli dostlarımız Fatih Ayhan, Servet Yazıcı, Necip Güzel, Yusuf Girgin, Hanifi Özbek, Oğuzhan Kandemir, Mücahit Kılıç ve isimlerini anamadığım kardeşlerimize teşekkürlerimi sunarım.

 Hristiyanlığın ve Müslümanlığın “insan”ı tarifi ve “insan”a bakışı tarihi olayların sebebini ve içeriğini etkilemiştir. Bugün de bu bakış ve tanımlama aynen câridir ve müessirdir

Hristiyanlığa göre “insan” Hz.Adem’in ilk günahı ile illetlidir, günahkar doğar, temizlenmesi için vaftiz olması, hristiyan olması gereklidir.

Müslümanlığa göre ise “insan” anne ve babası hangi dine mensup olursa olsun günahsız olarak doğar,akil-baliğ olana kadar da günahtan sorumsuzdur.

İnsan’a dair bu iki farklı bakış tarihte yaşananları ve halen yaşanmakta olanları izah bakımından bilinmesi gereken bir temel bilgidir.

Batı işgal eder, öldürür, sömürür çünkü kendi dışında kalan herkes vaftiz edilmemiş olmakla günahkardır. Sebepli sebepsiz her savaş caizdir.

Müslümanlıkta ise savaş esasen savunma amaçlı yapılır. Veya “adalet” dağıtmak için. Silahsız insanlar öldürülmez. Bu büyük bir günahtır.

Irak’ın işgalini Haçlı seferlerinden farklılaştıran bir şey yoktur Batı zihninde. Temel mantık vaftiz edilmemekle illetli günahkarları bu dünyadan temizlemektir.

Bu nedenle Batı’nın ortaya koyduğu medeniyet dünyaya bu temel “insan” tanımı üzerinden bile yola çıksak huzur ve barış getiremez.

Hümanizm peki ! diyeceksiniz? O Judeo-Grek olanların haricinde kimseye işletilemez. Sevilecekse insan Yahudi-Hristiyan kökeninden olmalıdır.

Meşhur hikayedir.

Süleymaniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti O gün gelince istanbul’un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti Herkes hayranlıkla bu Türk mucizesini seyrediyordu Fakat bunlar arasında bulu nan bir çocuk, “Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!” diye bağırıyordu Herkes de bakıyordu ama bir eğrilik görmüyordu Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan’a kadar ulaştı Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona, “Yavrum hangi minare eğri göster bana” dedi Çocuk da “İşte şu” diye minarelerden birini gösterdi Mimar Sinan hemen adamlarını topladı Uzun halatları biribirine ekletip minareye bağlattı “Çekin yukarı doğru!” diye çektirmeye başladı Çocuğa da, “Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver”

dedi Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı Çocuk bir süre sonra, “Tamam, minare doğruldu” diye bağırdı İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler Başından beri olaya tanık olan Sinan’ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan’a yöneltti:

- Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok O halde niçin düzeltmeye kalkıştın?

Mimar Sinan’ın cevabı inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi:

- Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını Ama çocuğun kafasındaki “minare eğri” intibaını da öyle bırakamazdım Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki “eğri” kanaati silinsin Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı.

İşte bu hikayedeki çocuğun zihnindeki yamukluğu Sinan’ın giderdiği gibi Batı dünyasının “insan”a, “toplum”a ve “dünya”ya bakışındaki yamukluğu gidermedikçe ve güç onlarda oldukça dünya huzur bulmayacaktır.

NE YAPMALI !

Kendi medeniyetimizin değerlerine güvenelim. Kadim değerlerimiz “kul hakkı”nı Allah’ın bile affetmeyeceğini bize öğütlerken ve bizler yeryüzüne kan dökmemek ve bozgunculuk yapmamak üzere yaratıldığımız bilincinde iken bu değerlerin dünyaya huzur ve barış getireceğine de inanmamız gerekir. Biliniz ki; savaş Hukukunu bile İslam ihdas etmiştir. Yeryüzünde yeniden hukuku, temel insani hakları egemen kılacak olan biziz.

Kök itibariyle “silm-barış” kelimesinden neşet etmiştir İslam. Ve o’na göre insanın vazifesi yeryüzünde barış ve adaleti sağlamaktır.

Köklerimizle, kadim medeniyet değerlerimizle barışalım. Onları günün siyaset ve diplomasisine tatbik edelim. Dünya ancak bizimle huzur bulur.

 

Osmanlı evlerinin dış duvarlarına “Ya Hafız”  levhaları asılırmış. Evler ve içindekiler ALLAH’a emanet edilirmiş.

Birgün bu levhalardan birini gören ve şaşıran İngiliz Büyükelçisi, Keçecizade Fuat Paşa’ya sorar:

“Paşam, bunlar nedir?”

Fuat Paşa, İngiliz’in anlayacağı şekilde şöyle güzel bir cevap verir: “O gördükleriniz, Osmanlı sigorta şirketlerinin levhalarıdır.”

Bu fotoğraf bugün Antalya Kaleiçi’nde yıkılmakta olan bir evden çekildi. Bir tarafta “Ya Hafız” diğer tarafta “Maşallah” levhası var. Yeni restorasyonu yapılan evlerin   pek çoklarında aynı levhaları göremiyoruz, konulmuyor.  Maalesef değerlerimizi kaybediyoruz.

Eski konakların ahşap kapılarında kapı kanadı üzerinde rastlanan çift tokmaklardan büyük olanını eve gelen beyler, küçük olanını hanımlar kullanırmış. Bunun anlamı örneğin evde, avluda, başı açık hanımlar topluca sohbet ediyorlarsa, çalınan büyük tokmak sesi dışardan gelenin bir erkek olduğunu içerdekilere belli edermiş. İçerde oturan beylere bir uyarı da küçük tokmak sesiyle oluyor. Bir hanımın eve geldiğini haber veriyor ve kapı açılana dek beylerin toparlanmalarını sağlıyormuş.

Atalarımız zarafet sahibi, latif insanlarmış. Mahremiyeti korumaya tâ kapıdan başlıyorlarmış. Bugün Kaleiçi gezimizde eski konakların büyük kapılarına baktım. Tokmaklar yerinde yoktular ama tokmakların takılı olduğu yerler belli idi, mahzunca bekliyorlardı.

Yukarıdaki fotoğrafın Kaleiçi’nde yıkılmakta olan bir eski konaktan “Ya Hafız” ve “Maşallah” levhalarının fotoğrafı olduğunu yazmıştım. Düşünüyorum ama dökülmekte olan bu tarihi bina mı yoksa istinat ettiğimiz medeniyet değerlerimiz mi karar veremedim.

Kim bilir belki bir gün kadim olan takaddüm eder, belki.

Eskiler güzel insanlarmış. Çarşıdan alışveriş yapar dışardan görünmeyecek poşet veya kağıtlara sararlarmış. Alan var, alamayan var diye.

Eskiler güzel insanlarmış. Yemek yaparlar ve sonra “kokusu komşuya da ulaştı canı çekmiştir” diye bir tabağa koyup gönderirlermiş.

Eskiler güzel insanlarmış. Bir iyiliğin hatırını daima gözetirler iyilik yapan ölse bile hatır gözetmeyi oğulda sürdürürlermiş.

Eskiler güzel insanlarmış. Öğle vakti evine yemeğe gidecek veya bir iş için dükkanından ayrılacaksa kapı önüne bir tahta sandalye bırakır gidiverirmiş. Ne hırsız korkusu ne yağma endişesi varmış. Toplum “el emin” imiş.

İyi insanlar olalım be ! Diğergam olalım. “Yürek Avcısı” olalım, kalpler kazanalım. Göreceksiniz her şey kendiliğinden düzelecek.

Bu ülke damarlarında “süper güç” olma arzusu akan bir ülke. Bizce bu ülke hak ettiği yere mevcut global siyasi ve iktisadi paradigmanın dışına çıkarak ulaşabilir.

Numan KURTULMUŞ’un “Biz oynanmakta olan senaryoya talip değiliz, biz senaryonun tümünü değiştireceğiz” demesinin anlamı büyüktür.

O nedenledir ki HAS Parti kurulu düzeni elinin tersiyle ittiği ve kendi senaryosunu hakim kılmak istediği için de “devrimci” bir partidir.

Çünkü mevcut paradigmaları ile kurulu iktisadi düzen rehabilite edilemez. Paradigma iflas etmiştir ve bu temelde “sistem sorunu” kaynaklıdır.

Batı’nın insana, topluma ve dünya’ya bakışı krizin temel nedenidir. Batı dünyaya temellük duygusu ile bakmaktadır. Bu nedenle her ne pahasına olursa olsun sahip olmak istemektedir. Yeryüzünün nimetlerini hakça paylamak yerine sadece kendisine ait olsun diye savaşmaktadır.

Halbuki biz Müslümanlar yeryüzünü emanet olarak biliriz. Orada kan dökecek ve bozgunculuk çıkartacak işler yapmayı yaratılış hikmetimize aykırı sayarız.

3 asırdan beri kuvveti üstün tutan Batı medeniyeti dünyaya egemendir ve bugün yaşanmakta olan kriz ekonomik krizin de ötesinde ve aslında medeniyet krizidir.

Mevcut kurulu iktisadi düzen tüm dünyada az bir kesimin Karunlaşmasına çoğunluğun ise farkına varmadan köleleşmesine yol açmaktadır.

Kurulu ekonomik düzen din, dil, ırk ve renk farkı gözetmeksizin herkesi eziyor. Bu bakımdan herkesin “ortak bir söz”e ihtiyacı var.

Bu ortak söz; nimetlerin hakça paylaşımı, özgürlük ve adalet temellidir.Bu 3 meselede müttefik isek siz de HAS Parti ile aynı düşünüyorsunuz demektir.

HAS Parti anti-emperyalist kimliği, yerli ve maneviyatçı özellikleri ile kurulu paradigmanın yerine insani bir düzen inşa etmeyi vaad ediyor.

Özet olarak şunu söylüyorum; “Yerli,Maneviyatçı,Özgürlük ve Adaleten yana ve refahın-nimetlerin hakça paylaşımı”nı esas alıyorsanız sizinle yol arkadaşı olabiliriz. => www.oyumhaspartiye.com


Bu ülkede 3.5 milyon aile açlık sınırının altında bir gelirle geçinmek zorunda. AK Parti Hükümetleri zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan sistemi tahkim etti. Bize düşen eşit ve adil ölçüler içerisinde bir gelir dağılımı düzeni kurmaktır. Zengine kepçe ile dağıtan fakire ise yarım simidi sadaka niyetine veren düzen değişmeli.

 

En büyük şiddet insanları 5 kuruşa muhtaç etmektir. Allah’ın insana verdiği nimetleri hakça paylaşamayan bu gayr-i adil yapı yok olmalı.

Hz.Peygamber tebliğ ile görevlendirildiği Mekke’de ilk ayağa kalktığında söylediği ilk sözlerden biri “Fekku Ragabe-Kölelere özgürlük” idi. Peki ya modern zaman kölelerini kurtarmak  için kim “Fekku Ragabe” diyecek?

Firavunlar çalıştırdıkları köleleri giydirir, barındırır ve beslerlerdi. Modern zaman insanı da çalıştırılır ve eline 700 TL verilir. 700 TL’ye giyinme, barınma, beslenme, kira, elekrik, su, eğitim vs. giderleri karşılayamayan modern zaman kölelerinin Firavun’un kölelerinden farkı ne? Hatta durumları daha kötü değil mi?

Hiç kuşku yok ki mevcut paradigma iflas etti. Bunu görmek lazım. Adaleti, diğergâm olmayı, paylaşmayı önceleyen yeni bir paradigmaya ihtiyaç var.

Eğer biz kadim değerlerimiz üzere yeni bir dünya inşa edemezsek bu adaletsiz dünya var olmaya devam edecek. Çabamız bunun için.

Unutmayınız ! Her şey bir kişinin ayağa kalkması ile başladı. Mevcut paradigmanın en güçlü yanı yıkılmayacağını zannettirmesidir. Yıkılabilir.

Kur’an bize servet belli ellerde dolaşan bir devlet olmasın derken mevcut kapitalist paradigma asimetrik zenginleşmeye izin/imkan veriyor.

O halde mevcut düzeneğe ilk itirazı bizim yükseltmemiz gerekir. Kölelik zihinde başlıyor unutmayın. Bukağılarımızdan kurtulmalıyız.

Bireysel yaşamlarımızda bizi esir alan pek çok gâileye rağmen aslolan, hayırlı olan başka insanlar için, toplum için mücadele etmektir.

Biz inanırsak bu dünyayı değiştirebiliriz. Tarihin büyük olayları çok mütevazi başlangıçlarla gelişmiştir. Yeter ki yürekleriniz büyük olsun.

Kamuoyunun ilgisiz kaldığı kimi konular var ki çok önemli ve bizler bu ilgisizliğe şaşırıyoruz.  300 bin’e yakın atama bekleyen öğretmenler meselesi bu konulardan biri.

Her biri diplomasında “öğretmen” yazan 300 bin genç, on binlerce öğretmen açığına rağmen ve 70 bin civarında bazıları formasyonsuz ücretli öğretmenle eğitim ağır-aksak, kör-topal sürdürülmek pahasına atanmıyor.

İçlerinde 7-8 yıldan beri atama bekleyen, KPSS sınavlarında çok yüksek puanlar almaların rağmen ataması yapılmayan gençler var.

Atama bekleyen öğretmenlerin yanında bir de ücretli öğretmen meselesi var. 70 bin ücretli köle gibi onlar. Güvencesizler .  Düşününüz hafta sonlar çalışmadıklar için sigortaları dahi yatmıyor.

Ücret olarak 300 TL alan, 700 TL alan Ücretli Öğretmen var. Bu arkadaşlarımızdan sağlıklı bir eğitim vermeleri nasıl beklenebilir. Bu kölelik değil mi? Firavunlar kölelerini besler, barındırır ve giydirirdi. Şimdi modern kölelik var. 700 TL veriyorlar ve başka şeye karışmıyorlar. Bu zulümdür. Tam bir sömürü düzeni bu.

Ücretli Öğretmenlerin hafta sonları sigorta primleri yatmıyor. Diyelim ki 15 tatil geldi. Diğer öğretmenler maaşlarını almaya devam ediyorlar. Ücretli öğretmenler ise almıyor. Bu “kurt taksimi” değil mi? Köle muamelesi reva görülen bu Ücretli Öğretmenlik sistemi derhal kaldırılmalıdır. 70 bin kişinin yerine kadrolu öğretmen atanmalıdır.

Unutmayınız ki en büyük şiddet insanları açlığa ve yoksulluğa, köle gibi düşük ücretle çalışmaya mecbur etmektir. Ücretli Öğretmenlik = Ücretli köleliktir. Hani kenar-ı dicle’de bir koyunu kurt kapsa onu sizden sorarlardı. Bu kölelik ne zaman sona erecek ?

Atanamadığı için intihar eden genç öğretmenler var. Sayısı neredeyse 30’u buldu. 300 bin atama bekleyen arkadaşımızın yanında on binlercesi de Eğitim Fakültelerinde okumaya devam ediyorlar.

Bu sorun kangren olmadan evvel hemen şimdi bu meseleyi merkeze alarak “eğitim politikaları” ve “gelecek nesillerin mesleki yönlendirilmesi” konusunu tartışmaya açmalıyız.
Hiçbir nesli kaybetmeye hakkımız yok. Diplomasında “Öğretmen” yazan 300 bin genç nasıl birikti? Bunun hesabını kim verecek? Bunları sorgulamalıyız!

Sayın Başbakan, 2002 yılında İzmit’te yaptığı bir mitingte: “Şu sisteme bakın hele, ülkede 72 bin öğretmen açığı var, sen sınavla öğretmen seçiyorsun. Hangi akla hizmet ediyorsunuz? Bırak da öğretmenlerimiz okul seçsin, göreve başlasın. Önüne niye engel koyuyorsun? İnşallah biz hükümetimizi kurduğumuzda, bütün öğretmenlerimizi göreve başlatacağız ve öncelikli olarak eğitim sorununu çözeceğiz.”demişti. Peki sonuç ne oldu.?

2002’den bu yana bu ülkede ne okullardaki öğretmen açığı kapatılabildi ne de atama bekleyen öğretmenlerin tümü tayin edilebildi veya ne de iş yönlendirmesi yapılabildi.

MEVCUT EĞİTİM KADROMUZUN HÂL-İ PÜR MELALİ

Eğitim alanında faaliyet gösteren sendikalarımızdan biri Öğretmenler Günü münasebetiyle bir anket yapmıştı. Ankete göre öğretmenlerimizin %60.3 ev sahibi değil. Ev sahibi olanların yüzde 74,7′si banka kredisiyle borçlanarak ev almışlar. Öğretmenlerin yüzde 77,2′sinin kredi kartı borcu var ve ankete katılanların yüzde 63,5′i son bir yıl içerisinde banka kredisi kullanmış.

Sendikanın anketine göre borcu olan öğretmenlerin yüzde 57,6′sı borçları nedeniyle sağlık sorunları yaşıyormuş. Daha vahimi Öğretmenlerin yüzde 77′si göreve başladığı ilk günden bugüne mesleğine sevgisinin azaldığını ifade etmiş. Anketin vahim sonuçlarını değerlendirince insanın aklına şu soru geliyor; “Yokluğa mahkum ettiğimiz öğretmenlerimizle eğitim nereye gidiyor?

ATANMAYAN ÖĞRETMENLERLE ilgili 2002 seçimlerinden önce muhalefette olan Tayyip Erdoğan’ın sözleri: 

* “Şu sisteme bakın hele, ülkede 72 bin öğretmen açığı var, sen sınavla öğretmen seçiyorsun. Hangi akla hizmet ediyorsunuz? Bırak da öğretmenlerimiz okul seçsin, göreve başlasın. Önüne niye engel koyuyorsun? İnşallah biz hükümetimizi kurduğumuzda, bütün öğretmenlerimizi göreve başlatacağız ve öncelikli olarak eğitim sorununu çözeceğiz.” (İzmit Merkez mitingi)
* “Yahu bir sürü bölüm öğretmeniniz boşta geziyor. Resim öğretmeni matematiğe, müzik öğretmeni beden dersine giriyor; öğretmen ihtiyacı var. Ama bakın ki işe, bunlar bir de sınavla öğretmen alıyor. Ama biz iktidar olunca, inşallah boşta öğretmen adayı olmayacak.” (Gaziantep)
* “Buradan sözüm tüm genç öğretmen adaylarına… Siz merak etmeyin, biz geldiğimizde üniversiteyi bitirdiğinizde ne yapacağım, sınavı ya kazanamazsan korkun olmayacak; çünkü sınav olmayacak.” (Samsun)
* “Merkezdeki okullar bile öğretmen diye can çekişiyorken, sen sınavla öğretmen seçmeye kalkıyorsun. Ama inşallah biz iktidar olunca, öğretmenler okulun bittiği gün hazırlıklarını yapacak, ertesi gün görev aşkıyla okuluna gidecek hiç merak etmeyin.” (İstanbul

Twitter

Son Yorumlar

Kategoriler