Browsing all articles in Genel

HAS Parti GİK Üyemiz ve 19, 20 ve 21. Dönem İstanbul Milletvekili Mukadder Başeğmez 3 Mart Cumartesi akşamı Saat:19.30′da “Medeniyet ve İnsan” konulu konferansı ile ANTALYA ÖĞRETMENEVİnde bizlerle…
Tüm Antalyalıları bekleriz.
MUKADDER BAŞEĞMEZ ANTALYA’DA REKLAM VİDEOSUNU İNDİREBİLİSİNİZ

 Bugün günlerden 28 Şubat. O mel’un darbenin yıldönümünü. Darbeciler “28 Şubat 1000 yıl sürecek” demişlerdi ama olmadı. Hesapları tutmadı. Aslında bugünden sonra 28 Şubat Tankın Sesi Değil Halkın Sesi’nin yükseldiği gündür. Bugün Darbecilere Balans Ayarı Yapma Günü’dür.

Hiç kuşku yok ki 28 Şubat süreci Türkiye’nin sadece siyasetine değil, sosyolojisi ve toplum yapısına müdahale idi. O dönemde köfteciler, berberler, üniversite öğrencileri fişlendi. İnsanlar bir “vatandaşlık hiyerarşisine” tabi tutuldu.

Bu akıl dışı, deli saçması uygulamalarla Türkiye medya-sermaye-ordu ve kimi sivil toplum kuruluşlarının katsısıyla başarılı bir hükümetten mahrum bırakıldı. Türkiye yıllarını kaybetti. Okul önlerinde gözyaşı oldu 28 Şubat. O dönemde hiçbir başvuru merci bulunmayan YAŞ kararlarının mağduru askerlerin âhı oldu 28 Şubat.

Türkiye’de meydana gelen darbeler arasında sonucu itibariyle en kuvvetli olanı hiç şüphesiz 28 Şubat darbesidir. 27 Nisan ve 12 Eylül darbeleri sonuçları itibariyle çabuk atlatıldı. Ancak, 28 Şubat darbesi sadece siyasete müdahale değil, doğrudan millete bir müdahaledir. 28 Şubat’taki amaç, Anadolu’nun toplumsal hareketlerini engellemekti. Verilmek istenen birinci mesaj, halkın yönetici üst tabakalara çıkmasını engellemekti. İkincisi ise imam hatip liselerini tasfiye etme merkezli olarak maneviyatçı bir neslin yetişmesini engellemekti.

 

Değerli arkadaşlar,

Şimdi dilerseniz geleceğe dair daha derinlikli bir tahlil yapalım. ‎28 Şubat süreci gerçekten bitti mi?

‎27 Mayıs’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı, 27 Nisan’ı yapan zihniyet pes mi etti sizce?

Dün Milli Eğitim Bakanının MGK’da brifing  vermesi ile bir kez daha şahitlik ettik ki; temelde Milli EĞİTİM Bakanını Milli GÜVENLİK Kurulu’na bilgi vermeye mecbur bırakan sistemin kendisi sakat.

Maalesef bu ülkede dün MGK’da, Başbakan’ın BAKANI, Başbakan’ın MEMURUNA “Eğitim Brifingi” verdi. O halde bize kimse 28 Şubat’ın bittiğini falan söylemesin !

Boşuna kendimizi kandırıyoruz. Bir milletvekilinin sistem içerisinde İTFAİYE Müdürü kadar bürokratik yazışma yetkisi bile yok Türkiye’de.

Bir muhalefet milletvekili SORU ÖNERGESİ, GENSORU vb.usuller haricinde denetim yapamaz. İktidar vekillerinin gözü zaten Grup Başkanvekilinde.

Kanunların %95′inin Bakanlar Kurulu Tasarısı sonucu çıktığı bir ülkede Milletvekili ne iş yapar? Parmak kaldırma ve onaylama memuru mu?

Milletin Vekiline “Parmak Kaldırma ve Evet Efendimcilik” misyonu vermiş bir siyasal sistemle daha çok 28 Şubatlar görürüz.

Siyaset “kifayetsiz muhterislerin”, bürokrasi “küçük dağları ben yarattımcıların”, ilim “cesur cahillerin” olduğu sürece daha çok 28 Şubatlar görürüz.

28 Şubat’ın bitip bitmediğinin cevabını arıyoruz değil mi? Aslında sorunun 2 cevabı var. Biri “evet bitti” diğeri “hayır sürüyor” şeklinde.

‎28 Şubat “süreç” olarak bitmiştir. Ama 28 Şubat’ı gerçekleştiren zihnin sistem içindeki tüm yapısal dayanakları aynen câridir. MGK,YÖK ve benzerleri gibi.

Eğer 28 Şubat’a dayanak olan sistem unsurları, demokratik sisteme uygun olarak son 10 yılda yeniden yapılandırılabilmiş olsa idi ne olurdu?

Bu soruya olumlu cevap verebilmiş olsa idik eğer dün Milli Eğitim Bakanı MGK’ya birifing vermezdi. Hatta MGK Anayasal bir kurum olmaktan çıkartılırdı.

AK Parti 28 Şubatı tasarlayan ve yürüten yapısal unsurları muhafazaya devam ediyor. Sistemle sorunu yok. Çünkü gücüne güveniyor. Peki ya sonra?

Bizce şimdi yapılması gereken şey bir sistem değişikliğidir. Kadroları değiştirerek Türkiye’nin demokratikleşeceğini zannetmek AK Parti’nin en büyük hatasıdır.

Değerli arkadaşlarım,

Darbe dönemlerinin karanlık örtüsünün mutlaka açılması gerekir. Bu anlamda biz HAS Parti olarak yürütülmekte olan soruşturmaları destekliyoruz. Çünkü bu örtüler kaldırılmazsa karanlık odalar iktidar olur. Bunun sorumluluğu iktidardadır. 12 Eylül anayasası yürürlükte olduğu sürece, AK Parti 12 Eylül’ün kayığından inmediği sürece, HSYK ve YÖK durduğu müddetçe, milletin egemenliğinden bahsedilemez. Milli Güvenlik Kurulu anayasada durduğu sürece güçlüler iktidara gelebilir.

Türkiye’de yeni bir demokrasi atılımına ihtiyaç var. HAS Parti’nin derdi kadro değil sistemi değiştirmektir. Bugünü yani 28 Şubat gününü, 15 yıl önce “Demokrasiye Balans Ayarı Yapmaya” çalışanlara karşı “Darbecilere Balans Ayarı Yapma Günü” olarak isimlendiriyor ve bundan böyle Tankın Sesi Değil Halkın Sesi’nin yükselmesini temenni ediyoruz.


FM 89.0 frekansından yayın yapan Radyo Mercan’da “Gündem Özel” programında Mustafa Saçlı’nın konuğu oldum. Videolardan programın kaydını izleyebilirsiniz.

1. BÖLÜM:

2. BÖLÜM:

Konuştuğumuz konulardan öne çıkan bazı hususları not olarak aktarmak isterim.
-          Siyasetin vazifesi tarihi yargılamak değildir. Siyasetçi olarak biz tarih yargıçlığına soyunuyor değiliz.

-          Yeni ve özgürlükçü bir sivil tarih tezi ortaya koymamız lazım.

-          Yakın tarihte alnı ve vicdanı temiz pek çok insanın hayatını karartan bir istiklal mahkemesi gerçeği var.

-          Aslında toplumu tepeden baskı ile şekillendirmeyi amaçlayan kara bir tarih dönemi var.

-          Tepeden inmeci şekillendirmeyi amaçlayan yapı, isimleri ve figürleri ile yaşatılmaya çalışılıyor.

-          Bu figürlerden biri de Ali Çetinkaya’dır. Kenan Evren örneğinde olduğu gibi bu ismi de kaldırmamız lazım.

-          20. Yüzyılın otoriter rejimlerin tabii karakteristiğidir simgelerle isimlerle var olmaya devam etmek.

-          Ali Çetinkaya yerine “Hürriyetsiz Cumhuriyet iğfalkardır” diyen Hüseyin Avni Ulaş ismini önerdik.

-          Vazife şimdi Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerindedir.

-          Biz İskilipli Atıf Hoca’nın itibarsız bir insan olduğunu düşünmüyoruz. Bilakis çok itibarlı bir insandır.

-          Toplumla savaşılamayacağı, toplumun değerleri ile savaşılamayacağı ve bunun yargısal faaliyetlerle başarılamayacağı ortaya çıkmıştır.

-          İnsanın temel inançlarına baskı yaparak sonuç elde edileceğini ummak eşyanın tabiatına aykırıdır.

-          Antalya Büyükşehir Belediyesi 3. Kez borçlanıyor. 1.borçlanmada MHP’li Meclis Üyelerinden “personel maaşı ödemesi” taahhüdüyle onay aldılar.

-          Akaydın 2. Dönem aday olmak istiyor ve görüntüye oynamak istiyor. Çevre düzenlemesi ve “ölü yüzü pudralama” çalışması yapıyor.

-          Antalya Ankara’dan zengin diyorlardı o halde bu borçlanmalar neden sorusunu soruyoruz.

-          Yerel seçimlerin 3. yılına giriyoruz. Şimdi 3 yılın muhasebesini yapacağız.

-          Yeni borçlanmanın yeni borçlanmalar doğuracağını düşünüyoruz.

-          Çok beceriksiz bir yönetim anlayışı var Antalya’da.

Programın devamında ise Yeni Anayasa ve genel gündem değerlendirmesi yapıldı.

 

104.5 Frekansından yayın yapan RADYO TULU’da katıldığım “Bakış Açısı” programının ses-video kayıtları.

1. BÖLÜM

2. BÖLÜM

BİRİNCİ  TBMM  VE İÇİNDEKİ DEMOKRAT BİR MİLLETVEKİLİ: HÜSEYİN AVNİ ULAŞ

“Evet, ben muhalifim ama neye muhalifim? Kanunsuzluğa, hukuksuzluğa, diktatörlüğe muhalifim” diyen “Hürriyetsiz Cumhuriyet iğfalkârdır” diyen Hüseyin Avni Ulaş kimdir?

Bilindiği gibi , Osmanlı Devleti’ nin  Birinci Dünya Savaşı’ ndan müttefikleri ile birlikte yenik olarak çıkmasından sonra, Anadolu’ nun bir çok bölgesi galip devletler tarafından işgal edilecektir.

Mustafa Kemal Paşa’ nın önderliğinde 4-11 Eylül 1919 arasında toplanan Sivas Kongresi ile oluşan Heyet-i Temsiliye Anadolu’ nun idaresini fiilen  ele alır.

Hey’ et-i Temsiliye 28 Kasım 1919‘da Kâzım Karabekir ve  Rauf Orbay’ ın girişimi ile, ilk toplantısını İstanbul’ da yapar.

Osmanlı Meclis-i Meb’ usan’ ının 16 Mart 1920′de bir İngiliz askeri birliğince basılıp, başta Rauf (Orbay) Bey olmak üzere, bazı milletvekillerini tutuklar. Bunun iki gün sonrası olan 18 Mart’ta toplanan Meclis, yasama  faaliyeti imkânının  ortadan kalktığını öne sürerek, Meclis’ in süresiz olarak tatili ile, bundan sonraki toplantıların Ankara’ da yapılmasını karara  bağlar.

19 Mart 1920′de Mustafa Kemal illere, ilçelere ve kolordu komutanlıklarına gönderdiği bir yazı ile  Meclis’e gönderilecek temsilcilerin seçilmesini ister. Sonuçta Türkiye’ nin 66 seçim bölgesinden, içlerinde daha önce Osmanlı Meclis-i Meb’ usanına seçilmiş 92 kişinin de bulunduğu, toplam 378  milletvekili belirlenir. Artık meclisin ismi Büyük Millet Meclis’ dir.

Ulus Meydanı’ nda, 1915 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ nin kulüp binası olarak  düşünülerek, inşaatına başlanılan , ancak henüz bitirilmemiş bina uygun görülür. Kısa süre içinde eksikleri tamamlanır ve gerek halkın bağışladığı eşyalar, gerekse okullardan temin edilen sıra ve diğer eşyalarla dekore edilir. Öyle ki çatısında kiremitlerini bile Ankara halkı kendi evlerindekileri toplayıp getirerek döşeyeceklerdir.

İlk toplantısını 22 Nisan günü yapması düşünülürse de, Cuma gününe denk gelmesi için, bir gün sonraya ertelenir ve  23 Nisan 1920 günü yapar. Ankara halkı sabahın erken saatlerinde, ülkenin kaderinde söz sahibi olacak Meclis’ in önünde toplanmıştır. Coşkulu bir şekilde, milletvekillerinin , Cuma namazına gidişlerinde, onlara eşlik etmek için sabırsızlanmaktadırlar.

Başta Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, milletvekilleri, Meclis’ in hemen yakınındaki Hacı Bayram Camii’ nde Cuma namazını kılarlar. Namazdan sonra, camiden çıkılır, tekrar Meclis’ e dönülmektedir.Yeşil örtülü bir rahlenin üstüne konulmuş olan Kur’ân-ı Kerîm, bir kişinin başının üzerindedir. Milletvekilleri ve halk tekbir getirmektedir. Törene katılmış olanların geçeceği yolun iki tarafına halk ve asker sıralanmıştır. Saat 13.45’ te Meclis önünde açılışa ilişkin muhteşem bir tören başlar. Tören sona erince, genel kurul salonunda ilk celse açılır.

Meclisin duvarına asılmış bir levhada o gün  Şûrâ suresinin 38. ayeti yazılmıştır : “Ve emruhûm şûra beynehûm” Yani, mealen “İşlerini istişare ile yürütürler” anlamında bir âyet. Bu günkü resmî konjonktürdeki söylemiyle, tam anlamıyla “ irtica “ niteliğinde bir ifade.  Ayrıca, Meclis genel kurul salonunda imam ve hâfızlar, ayet ve dualar okurlar. İndirilen hatimlarin duaları da yapıldıktan sonra, Kur’an-ı Kerim ve Sakal-ı Şerif kürsüye bırakılır. Hacı Bayram Velî Türbesinden getirilen Sancak, da kürsüye dikilir.

Meclis’ in en yaşlı üyesi) olan Sinop milletvekili Şerif Bey’ in geçici Başkanlığında oturum açılır.

24 Nisan 1920’de beş oturum yapılır. Beşinci oturumun gündemi seçimdir. Mustafa Kemal Paşa 110 oyla birinci başkan, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın Başkanı Celâlettin Arif Bey ise 109 oyla ikinci başkan seçilir.

Milletvekillerinin 288′i yüksek öğrenim, 94′ü orta öğrenim görmüştür. 162′sinin yabancı dil bilgisi vardır.

“… memurların % 27, eşrafın % 14, serbest meslek sahibinin % 13, askerin % 13, din adamının % 11 oranında olduğu görülür. Ülkenin o zamanki eğitim durumu göz önüne alındığında Meclis’in son derece yüksek bir entelektüel seviyeye sahip olduğu görülür…”  1

Ayrıca, milletvekilleri gerek taşıdıkları fikirler ve gerekse hayat tarzlarına göre “sarıklı”, “ kalpaklı “ ve “ fesli “ olarak adlandırılan, üç ayrı grupta değerlendirilirler.

Meclis’ in en karakteristik özelliği, , kuvvetler birliği esasına dayanan, yasama, yürütme ve yargıyı bünyesinde barındıran, Başkanı Mustafa Kemal’ in  aynı zamanda yürütmenin de başı olan bir kurucu meclistir.

Feshedilene kadar, 1921 Anayasası’ nı hazırlar ve yürürlüğe koyar. Hıyanet-i Vataniye Kanunu’ nu çıkarır. İstiklal Mahkemeleri’ ni kurar. Ülkedeki isyanları bastırır. Düzenli bir ordu kurar. Kazandığı askerî zaferlerle, Anadolu’ yu işgalden kurtarır. İstiklâl Marşı’ nı yazdırır ve  kabul eder. Saltanatı kaldırır. Mudanya Ateşkes Antlaşması’ nı imzalar. Lozan barış  görüşmelerine başlar. I. Meclis’ in faaliyetlerinin bir icmalini yaparsak :

“… 23 Nisan 1920-16 Nisan 1923 tarihleri arasındaki I. Dönem çalışmaları sırasında 2 yıl 11 ay 21 gün (toplam 1.088 gün) faaliyette bulundu. 338 kanun çıkardı. Bunun dışında Başkanlığa 78 gensoru önergesi sunuldu. 625 soru önergesi verildi. I. Dönem Türk Parlamento Tarihinde milletvekillerinin dönemin kısalığına rağmen kürsüde en çok söz aldıkları ve konuştukları dönem oldu. Konuşma sayısı 2.027’si gizli oturumlarda olmak üzere 13 bine varmakta ve bir gün içinde kürsüye çıkan milletvekili sayısı günlük ortalama 24’ü bulmaktaydı…”  2

Kısaca, 1. Meclisin açılış hikâyesi bu. Günümüze gelindiğinde, aradan tam 90 yıl geçtiğini görüyoruz. Yani yüzyıla 10 sene  kalmış. Bu 90 yılın 30 yılı tek parti, kalan 60 yılı da çalkantılı bir demokrasi dönemi olarak yaşanmış Türkiye’ de. Şu bir gerçek ki, bu güne kadar gelen 23 dönem içindeki Meclisler içinde, hem kronolojik açıdan, hem de yerine getirdiği misyon bakımından tartışmasız birinci olan Meclis’ tir.

Daha sonraki dönemlerde, siyasal iktidarların sultalarında, bir anlamda güdümlü hale gelmelerinden önce, temsilin, bağımsızlığın, eleştirinin, hesap sormanın ne demek olduğunu göstermiş ve bir benzerine bu güne kadar pek rastlanılmamış, ideal bir Meclistir.

“…Neticede Ankara’da farklı siyasi görüş ve düşüncelerden yüzlerce insan bir araya geldi. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Demirel, bu sistem sayesinde Türkiye’nin ilk meclis döneminde dünyanın en ileri parlamenter demokrasisine sahip olduğunu belirtiyor. Konuşmalar bugünkü gibi iç tüzükle sınırlanmadığı için gece gündüz toplantı hâlindeki Meclis’te herkes istediği konuda dilediği kadar konuşabiliyordu…”  3

Onu, gelmiş geçmiş diğer Meclis’ ler den ayıran en önemli faktör, içinde her hal ve şarta rağmen tavizsiz bir muhalefet barındırmasıydı. Kurtuluş Savaşı verilirken, başarı ile hem bu savaşın yönetilmesi, hem de ilerde kurulacak bir ulus devletin alt yapısını hazırlıyordu. Öyle ki,

“…Meclis, sultanınkiler de dâhil bütün yetkileri; yasama, yürütme ve yargıyı kendinde topluyor. Cemil Koçak, dışarıda güç bırakmak konusunda büyük kıskançlık gösterildiği kanaatinde. “Milletvekilleri orduyu denetlemek üzere cepheye gidiyor, gördüklerini Ankara’da tartışıyor. Ordu komutanına cephede neden öyle değil de böyle davrandın diye hesap sorabiliyorlar. Bunları soranlar asker falan da değil.” Denetime itiraz yok; ancak savaş şartlarında bu kadar demokrasi kimilerinin canını sıkmaya başlıyordu…”  4

Hasılı, bünyesinde görülen eksik ve yanlışlara cesaretle karşı çıkan idealist ve yürekli bir kitle barındırıyordu.

“…İsmet İnönü, 1970’ te, 50 sene öncesine bakarak şunları söyler:

‘ Birinci Büyük Millet Meclisi’ nin temel mevzuatı kendine göredir. Tedbirleri ve fedakârlıkları kendine göredir. Sinirlerin daimi olarak gergin bulunduğu bir hayattır, o zamanki hayat. Meclis’ te tartışmaların özü tekrar bulunamaz, heyecanı ölçülemez, faydalı veya hırçın ve zararlı olduğu seçilemez. Ama hepsi bugün ele geçip incelense ilginç ve kendine göre değerli bulunur ‘…”  5

Başlangıçta sağlam bir görüş birliği içinde çalışan  Meclis, daha sonra, iktidarın bazı antidemokratik uygulamalarından doğan rahatsızlık sebebiyle, Birinci ve İkinci Müdafaa-i Hukuk  olarak iki gruba ayrılır.

İkinci grup içinde muhalefeti simgeleyen isim ise kuşkusuz Erzurum milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) Bey ( 1887-1948) dir.

Kurtuluş Savaşı’ nın zor şartlarında bile “İnkılâbın da hukuku vardır” düsturuyla, hukuktaki sapmalara karşı, sayıları 70’ i bulan milletvekili ile ayrı bir siyasî parti imişcesine dayanışma içindedirler. Bunlardan :

“…Ön plana çıkan isimler, Erzurum mebusları Hüseyin Avni (Ulaş-hukukçu) ve Süleyman Necati (Güneri-hukukçu), Kayseri Mebusu Rıfat (Çalıka-hukukçu), Canik Mebusu Emin (Geveci-hukukçu), Sinop Mebusu Hakkı Hami (Ulukan-hukukçu), Mersin Mebusu Selahattin (Köseoğlu-Albay), Sivas Mebusu Kara Vasıf (Karakol-Albay) ve Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey (Binbaşı)… “ dır. 6

Hüseyin Avni Bey, hukuk dışı uygulamalar konusunda, oldukça hassastır ve böyle bir durumu gördüğünde, genel kurulda  oldukça sert konuşmalar yapar.

Mesela, İstiklâl Mahkemeleri’ nin, firarî askerleri yargılama dışında, ülkede her şeyi zapt-ı rapt altına almak adına, geniş yetkilerle donatılmasına ve subjektif kararlar vermesine karşı olanca gücüyle karşı çıkar.

Yine ona göre :

“ … Milli iradenin Meclis elinden alınıp önce Heyeti Vekile’ye daha sonra da “Başkumandanlık” kanunu ile Mustafa Kemal Atatürk’e verilmesi karşısında ekibi ile birlikte şiddetli bir muhalefet atağına girişmiştir. Bu muhalefeti kişisel olmaktan çok, üslup ile ilgilidir. Çünkü bu şekilde kuvvetler ayrılığı ilkesi zedelenmiş, yapılacak muhtemel yanlışların sorgulanması ve telafi şansı ortadan kaldırılmış bulunmaktaydı. Bu deneyim tüm mahsurları ile İttihat ve Terakki iktidarı döneminde açık seçik ortada olacak biçimde yaşanmış ve bir imparatorluğun ortadan kalkmasına sebep olmuştu. Aynı hataları bir kez daha tekrarlamanın gereği yoktu…

… Ancak burada ifade edildiği gibi Hüseyin Avni’nin “Başkumandanlık Kanunu” na bütünüyle muhalefeti söz konusu değildir. Kaldı ki, dönemin hassas özelliğinden dolayı askeri alanda bu kanunun gerekliliğine o da inanmaktadır. Birinci Meclis’te muhalefeti incelediği hacimli çalışmasında Ahmet Demirel, Hüseyin Avni ve ekibinin bu kanun hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirmektedir. “Muhalif mebuslar Mustafa Kemal Paşa’nın başkumandanlığa getirilmesine karşı çıkmamışlar, aksine destek vermişlerdir….”” 7

Hüseyin Avni Bey’ e göre, Başkumandanlığa gerek varsa ayrı bir kanun yapılması, Meclis’ e ilişkin yetkilerden ayrılarak, sadece askeri konularla sınırlı bir başkumandanlık tesis edilmesi teklifi yapmıştır.
Kendisinin yakın arkadaşı, gazeteci ve Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’ in Mecliste savunduğu görüşler sonucunda öldürülmesine karşı, genel kurulda yaptığı konuşmalarda da, milletin iradesini savunmuş, ona müdahalenin er geç yok olacağını ısrarla vurgulamıştır.

“ …Özellikle İzmir Vekili Yunus Nadi’yle Meclis kürsüsünden yaptığı münakaşa, Birinci Meclis’in yapısı ve Hüseyin Avni’nin düşünceleri hakkında fikir verecek cinstendir.

Yunus Nadi : ‘ Bundan böyle mücadele memlekette saltanat ve padişah lehine beslenecek fikirlere karşıdır. Bu fikirleri besleyenler Millet Meclisi azası olsalar bile kafaları koparılacaktır. ‘

Hüseyin Avni Ulaş: ‘ Efendiler, bu kürsüde Yunus Nadi Bey’in fikrini tatbik edecek kuvvet mevcutsa, bilin ki o kuvvetin yegâne kurbanı ben olurum. Eğer kanaatim öyle olsaydı, yani bu milletin padişahla refah bulacağına inansaydım onun mücadelesini de yapardım. Bundan şüpheniz olmasın. Biz inkılâbı fikirle yapacağız arkadaşlar. Fikirle yapacağız ki yaşasın. Böyle kabadayı usulleri tatbik edilirse korkarım o zaman inkılâptan mahrum kalırız. Siz arkadaşlarım, davanızı ilmi münakaşayla müdafaa edin. İnsanları ölümle, kanla tehdit ederek değil… Ben günün havasına uyup her gün başka şey yazan adamlardan değilim. Eğer Yunus Nadi Bey’in sözüyle bu memlekette bir bıçak kımıldayacak olursa evvela beni vursun.’ Yine Tan gazetesi sahibi, Trabzon Vekili ve İkinci Grup’a mensup Ali Şükrü Bey’ in Topal Osman tarafından öldürülmesi üzerine Hüseyin Avni, Meclis kürsüsünden şu sözleri söylemiştir: ‘ Milli hâkimiyet demek, milletin vekilinin oyunu serbestçe kullanabilmesi demektir. Milletvekilinin ağzı, kalemi milletin namusudur. Bu namusa tecavüz edilmiştir…” 8

“Bir gazetecinin neden muhalifsiniz ? ” sorusuna, “Evet, ben muhalifim ama neye muhalifim? Kanunsuzluğa, hukuksuzluğa, diktatörlüğe muhalifim” şeklindeki cevabı, onun demokrat  kişiliğinin en belirgin göstergesidir.

“…Fransız Devrimi`nin Danton`una benzetilen Hüseyin Avni; Danton`un ihtilalciler karşısına dikilip, insanların kanının akmaması için ihtilalci terörün önüne geçmeye çalışması, devrimin kendi kendini aşmaması için bir sınır konulması gayretlerine mukabil, şahıs istibdadının önlenmesi, kanun hakimiyetinin sağlanması ve demokrasinin tesisi için, birinci mecliste muhalefet saflarında mücadele etmiştir…”   9

1923 senesinin Mart ayına gelindiğinde, Meclis’ in önemli muhalif isimlerinden Ali Şükrü Bey’ in Muhafız alayı komutanı Topal Osman tarafından öldürülmesi sonucunda, hükümet yanlısı grup ile muhalifler arasında sert tartışmalar yaşanır. Bunun sonucunda 1 Nisan 1923 günü seçim kararı alınır.

“…9 Mart 1923 tarihinde, Meclis kürsüsünden bir `hatip`, TBMM üyelerine şöyle sesleniyordu: `Efendiler, bu şerefli kürsü bugün elim bir vaziyete sahne oluyor. Bu şerefli milletin mebusları bugün kalpleri kan bağlamış bir biçare gibi birbirlerine bakıyorlar. Ey kabe-i millet; sana da mı taarruz? Ey arayı millet; sana da mı taarruz? Ey milletin mukaddesatı; sana da mı taarruz? Milletin başarısı, milletin hakimiyetine bağlıdır. Hakimiyet demek, onun reyini memleket içinde serbest kullanması demektir. Aşığı bulunduğumuz hakimiyet-i milliye demek efendiler, şunu biliniz ki, memlekette reyini, fikrini serbest istimal etmek (serbest kullanmak) demektir…” 10

Aynı günlerde, ayrıca Lozan görüşmelerinin de tıkanmasıyla, 16 Nisan 1923 tarihinde son oturumunu yapan TBMM, 18 Temmuz 1923 tarihinde yeniden seçime gidilir.

Ancak, İkinci Meclis’ e seçilen milletvekilleri içinde ne Hüseyin Avni Bey, ne de onun çizgisinde olan 70 kişilik gruptan bir tek kişinin olmaması oldukça mânidârdır. Böylelikle Türk siyasetinde, dikensiz gül bahçesi meydana getirmenin ilk örneği ortaya çıkacaktır.

Günahsız bir çok insan gibi, Hüseyin Avni Bey’ in adı da, İzmir suikastının sanıkları arasına karıştırılmış, idam isteği ile yargılandığı İstiklâl Mahkemesi’ nden aklanarak çıkmıştır.
“… Beraat etmesinde ise, Birinci TBMM’de Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey ile yaptığı bir yazışma etkili olmuştur.
Hüseyin Avni Bey’ in Meclis kürsüsünden yaptığı mücadelenin mahiyetini kavrayamamış bulunan Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey’in, Mustafa Kemal’in yok edilmesi hususunda birlikte çalışma teklifine, Hüseyin Avni Bey’in yazdığı cevap tarihi bir vesika olmuştur. O zaman Bitlis Valisi bulunan Kazım Dirik’ in elde ettiği ve Hükümet’e gönderdiği Hüseyin Avni Bey’in mektubunda; ‘  Mustafa Kemal’ e muhalefetim, hiçbir zaman onun şahsiyetine kızarak muzır cereyanlar peşinde koşan insanlarla memleketin aleyhine beni hareket ettiremez. Yurdun milli tesanüdünü vücuda getirmek istediğimiz bir anda sizin mektubunuzdaki düşünceleriniz gibi hareket etmektense, Mustafa Kemal’ in tahakkümüne boyun eğmeyi tercih ederim’ deyişi Hüseyin Avni Ulaş’ ı İstiklâl Mahkemesi’ ne eli kelepçeli getirten bütün hasımlarının ümitlerini boşa çıkarmış oldu…”  11

Ancak o inandığı değerler uğruna o kadar cesur ve tavizsiz idi ki, ipten döndüğü anda dahi, doğruları dile getirmekten asla kuşku duymayacaktı. Nitekim, yüzüne karşı beraat kararı okunduktan hemen sonra, siyasî tarihimizde “ Üç Aliler” olarak tanımlanan, Ali Çetinkaya ( Kel Ali ), Kılıç Ali ve Necip Ali’ den oluşan mahkeme heyetine “Hepsi de benden daha namuslu bütün arkadaşlarımı idam ettiniz, bende ne gibi bir namussuzluk gördünüz ki bu şerefli ölümü benden esirgediniz” diyecek kadar, namuslu bir tavır sergilerken, aynı zamanda mahkemenin keyfî adalet anlayışını da tescil etmiş oluyordu.
Hüseyin Avni Bey, beraat etmesine rağmen, artık  rejim tarafından makbul bir kişilik olarak görülmemektedir. Çünkü o :

“…Cumhuriyetin “demokratikleşmesi” için Birinci Meclis“te büyük çaba gösteren ilk demokratlarımızdan…

İttihatçı özelliklere karşı çıkmış…

Dar çevre egemenliğine karşı çıkmış…

Merkeziyetçiliğe karşı çıkmış…

Hukukun üstünlüğü için savaşmış…

Halkın iradesinin mutlak olması için uğraşmış.

Üzerini çizivermişler, bir daha seçilmediği gibi ne arayanı çıkmış, ne soranı… “ 12

1924′te Kazım Karabekir önderliğinde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın içinde yer alır. 1925’ de parti kapatılır, bundan sonra bir süre avukatlık yapsa da, devlet nezdinde hatırını pek soran olmaz.

“…Siyasi polisin `A` fişine göre, `sürekli izlenen şahıslar` arasına alındı. 1935 yılında yapılan seçimlerde Erzurum`dan `bağımsız` olarak adaylığını koyma girişimi CHP tarafından engellendi…”  13

Maddi bakımdan oldukça sıkıntılı günler yaşar. 1938 yılında Başbakan Refik Saydam’ın  desteği ile  İstanbul 5. Noterliği görevine getirilir. 1945′te Nuri Demirağ tarafından kurulan Milli Kalkınma Partisi’nde görev alsa da, partinin ömrü oldukça kısa sürer ve bu Hüseyin Avni Bey’ in siyasetteki son denemesi olur.

Bundan sonra sağlık sorunları yüzünden köşesine çekilir, uzun bir hastalık döneminden sonra 22 Şubat 1948 günü hakkın rahmetine kavuşur.

Bu büyük insanın aziz hatırası karşısında  maalesef devlet ,bu gün bile hiç yaşamamışcasına bir kayıtsızlık içindedir. Onun isminin doğduğu şehir belediyesince Erzurum’ da bir mahalleye verilmesinin dışında başka bir vefâ örneği görememek bir vatandaş olarak beni oldukça rahatsız ediyor.

Kabri nur, mekânı cennet olsun…

ALINTI: Yazar: S.Zeki Çavdaroğlu ( http://www.hicrandergisi.com/szeki-cavdaroglu/brnc-tbmm-ve-cndek-demokrat-br-mlletvekl-huseyn-avn-ulas.html )


K A Y N A K Ç A                                  :
1 Osman ÖZSOY, http://www.haber7.com/haber/20100422/Ilk-Meclis-duvarina-asilan-ayeti-kerime.php
2  Osman ÖZSOY, “ a.g.e “
3  Ayşe ADLI,  “ Cumhuriyetten Önce Demokrasi Vardı “,Aksiyon Dergisi, 19 Nisan 2010, sayı :802
4  Ayşe ADLI, “ a.g.e “
5 Ahmet DEMİREL, “ a.g.e “
6 Ayşe ADLI, “ a.g.e “
7 Öner ÖZBEK, “ Cumhuriyetin İlk Demokratı Hüseyin Avni Ulaş “, Taraf Gazetesi, 21 Şubat 2010
8 Müslim COŞKUN, “ Sıkı Bir Muhalif :Hüseyin Avni Ulaş “, Milli Gazete, 7 Aralık 2009
9 Suavi KEMAL, “ Meclisin İlk Demokratı : Hüseyin Avni Ulaş “ Milli Gazete, 15 Ekim 2005
10 Mehmet E. YAVUZ, “ İnkılabın Mev`ud Meyvesini Çürüttük “, Yeni Şafak Gazetesi, 9 Şubat 2002
11 Öner ÖZBEK, “ a.g.e “
12  Mehmet ALTAN, “ Bir Özür Borcu “, Star Gazetesi,  23 Şubat 2008
13  Mehmet E. YAVUZ, “ a.g.e “

http://ferahnak.wordpress.com/2010/04/30/devlet-kuran-bir-kurum-olarak-birinci-meclis-ve-icindeki-demokrat-muhalif-bir-milletvekili-huseyin-avni-ulas/

Bugün Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya Caddesi’nin isminin değiştirilmesi hakkında yaptığımız basın açıklaması. Dilekçemizi parti yetkililerimiz ile birlikte Antalya Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Cemal Özer’e teslim ettik .

Ali Çetinkaya yerine Cumhuriyetin İlk Demokratı Hüseyin Avni Ulaş’ı öneriyoruz.

BASIN AÇIKLAMAMIZIN TAM METNİ:

Değerli basın mensupları, değerli Antalyalılar,

Türkiye yakın tarihinde meydana gelen hukuksuzluklarla yüzleşiyor ve hesaplaşıyor. Bu çerçevede 12 Eylül ihtilali, 27 Nisan e-muhtırası ve 28 Şubat ile ilgili olarak yargı makamlarınca soruşturmalar  sürdürülmektedir.

HAS Parti olarak biz Türkiye’nin demokratikleşmesi adına, daha özgür ve daha demokratik bir Türkiye adına her çabayı gönülden destekliyoruz.

Hiç kuşkusuz siyasetin vazifesi tarihi yargılamak değildir.  Lâkin doğru bir siyaset felsefesi için doğru bir tarih tezinin ve sağlam bir tarih şuurunun da var olması gereklidir.

Bu anlamda Türkiye’nin Devlet-Toplum, Devlet-Birey ilişkilerini yeni bir siyaset ve devlet felsefesi etrafında yeniden şekillendireceği “Yeni Anayasa” hazırlıklarını sürdürdüğü bugünlerde “toplumu tepeden biçimlendirmeyi amaçlayan” toplum mühendisliği ürünü resmi tarih tezleri çerçevesinde kendisini “kahraman” diye andığımız bazı kişilerle ilgili olarak toplum zihninde bir formatlama yapmak icap etmektedir.

Bunların en başta gelenlerinden birisi de kuşkusuz ismi Antalya’mızda bir caddede yaşatılan Ali Çetinkaya’dır.

Hukukçu olmamasına rağmen Ankara İstiklal Mahkemesi başkanlığı yapan Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya görevi esnasında haksız ve hukuksuz yere pek çok hayatlar kararttı.

1925′te TBMM’de tartıştığı Ardahan Milletvekili Halit Paşa’yı öldüren bu adam hakkında soruşturma bile açılmadı.

Ali Çetinkaya’nın baktığı en önemli davalardan birisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası‘nın kapatılmasına yol açan davadır. Türkiye bu partinin kapatılması ile çok partili siyasal yaşama geçmeyi çeyrek asır ertelemiştir.

Cellat Ali veya Kel Ali lakaplarıyla da anılan Ali Çetinkaya 4 Şubat 1926′da idam edilen İskilipli Atıf Hoca’yı savcının 3 yıl hapis istemesine rağmen idama mahkum eden kişidir.

İskilipli Atıf Hoca’nın haksız yere idamının 86. yıldönümündeyiz. “Kanun makable şamil değildir” (önceye yürümez) ve tabii hakim teminatı açık ilkelerine rağmen Ankara İstiklal Mahkemesince yargılandı ve idam edildi İskilipli Atıf Hoca.

Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asılıp cesedi kimseye haber verilmeden gömülen ve 80 yıl yeri bilinmeyen bir mezarda ahirette hasımları ile hesaplaşacağı günü bekleyen Atıf Hoca’yı bu vesileyle rahmetle anıyorum.

Bendeniz 24 Ocak’ta mazlumen katledilen Uğur Mumcu’yu da andım ve gerçek katillerinin bir an evvel bulunmasını istedim. Çünkü bize göre mazlumun dini, siyaseti ve kimliği asla önemli değildir.

Mazlumen katledilen her insan gibi İskilipli Atıf Hoca’nın ve zamanın DGM’si, Özel Yetkili Mahkemesi olan İstiklal Mahkemelerince mahkum edilen her alnı ve vicdanı temiz insanın devlet katında iade-i itibarı için Antalyalılar olarak üzerimize bir vazife düşüyor.

Biz haksız idamlara, siyasi cinayetlere karar veren Ali Çetinkaya’nın şehrimizde bir caddede isminin yaşatılmasını istemiyoruz. Ali Çetinkaya’nın bir caddede ismini yaşatmayı gerektirecek kadar ANTALYA İLE HİÇ BİR İLGİSİ YOKTUR. Bir katil ve caninin isminin bu şehirde yaşatılmasını İSTEMİYORUZ.  Zalimlere ve katillere ait isimler bu şehre yakışmıyor.

Dayatılan resmi tarih tezlerinin aksine adaleti ve özgürlüğü önceleyen sivil ve özgürlükçü yeni bir tarih tezi ortaya koyabilmek adına bir adım atıyoruz.

Ali Çetinkaya ismi yerine 3 isim önerimiz var.
1. isim önerimiz Cumhuriyetin ilk demokratı “Hürriyetsiz Cumhuriyet iğfalkardır” diyen Hüseyin Avni Ulaş’tır. Hüseyin Avni Ulaş ismi o caddeye çok yakışır.

2. önerimiz Antalya Fatihi Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev’dir. Şehrin fatihinin bu şehirde bir heykelden başka güncel hatırası yok maalesef.

3. isim önerimiz ise Barbaros Hayrettin Paşa’dır. Pek kimse bilmez ama Barbaros, gaza amaçlı ilk deniz seferine Antalya’dan yola çıkmıştır.

Bu dilek ve taleplerimizi içeren dilekçemizi bugün Antalya Büyükşehir Belediyemize, Büyükşehir Meclisi Gündemine alınması için sunuyoruz. Talebimizi Büyükşehir Meclis üyelerinin haktan, adaletten, demokrasiden yana olan vicdanlarına havale ediyoruz.

Teşekkür ederim.  06.02.2012

FOTOLARIN TÜMÜ BU ADRESTE: http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150578316829293.406445.39929589292&type=3

 

 

Bugün 4 Şubat ve İskilipli Atıf Hoca’nın haksız yere idamının 86. yıldönümü. “Kanun makable şamil değildir” (önceye yürümez) açık ilkesine rağmen Ankara İstiklal Mahkemesince yargılandı İskilipli Atıf Hoca.

Mahkeme Savcısının 3 yıl hapis cezası istemesine rağmen mahkeme reisi Kel Ali (Ali Çetinkaya), tarafından idama mahkûm edilen İskilip’li Atıf Hoca’yı da katillerini de unutmayacağız.

Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asılıp cesedi kimseye haber verilmeden gömülen ve 80 yıl yeri bilinmeyen bir mezarda ahirette hasımları ile hesaplaşacağı günü bekleyen Atıf Hoca’yı rahmetle anıyorum.

Mazlumen katledilen bu insanın iade-i itibarı için Antalyalılar olarak üzerimize bir vazife düşüyor. Antalya’daki, Atıf Hoca’nın idamına karar veren Ali Çetinkaya’nın ismini taşıyan caddenin isminin değiştirilmesi için girişimde bulunacağız. Zalimlere ve katillere ait isimler bu şehre yakışmıyor.

Dayatılan resmi tarih tezlerinin aksine adaleti ve özgürlüğü önceleyen sivil ve özgürlükçü yeni bir tarih tezi ortaya koyabilmek adına bir adım atıyoruz.

Biz HAS Parti olarak mazlumen katledilen bu insanın iade-i itibarına katkıda bulunmak adına Pazartesi günü Büyükşehir Belediyesine bir dilekçe ile Ali Çetinkaya caddesinin isminin değiştirilmesi için müracaatta bulunacağız. Antalyalıların da aynı çerçevede müracaatlarını temenni ediyoruz.


Bugün 27 Ocak ve Osmanlı Devletinin kuruluşunun 713. yıl dönümü. Romalı heykellere Fahri CHP Üyesi ünvanı verdik. Romalı değil Osmanlı ve Selçuklu ahfâdı olduğumuzu haykırdık.

Basın açıklamamızın tam metni;

Öncelikle şunu ifade etmeliyim. Biz şehrin tüm kadim kültürlerinin bütün eserlerine saygı duyuyor ve onları zenginliğimizin bir parçası olarak görüyoruz. ( Örneğin Hadrianus Kapısı)

Ayrıca “Romalılar Antalya’da” heykelleri ile ortaya konan eserlerin güçlü bir mizah ve üstün bir zekayı yansıttığının da farkındayız.

Lakin aynı form bir Selçuklu veya Osmanlı veya bir Yörük figürüyle de olabilirdi diye düşünüyoruz.

Biz şehirlerin ruhları ve kimlikleri olduğuna inanırız. Bu ruh ve kimlik şehir mobilyalarından tutun da sergilenen bu tip eserlerle birlikte şekillenir.

Biz olaya bu şehrin kimliği açısından bakıyoruz. Şehrin kadim İslam şehri kimliğinin korunması ve geliştirilmesi gerekmektedir.  Mesele budur.

Bizim burada dikkat çekmek istediğimiz husus kendi medeniyetimizin sanat, estetik ve mimari anlayışını yeniden hayata geçirme meselesidir.

Akaydın’ın Romalı heykellerine tam da bu nedenle “ne olacak sanat işte” deyip geçemeyiz. Bir kere ortaya konulan bu ve benzeri ürünler veren sanat felsefesi bize giydirilen bir deli gömleğidir.

Biz 3 asırdan beri sanattan siyasete, mimariden yönetim tarzına kadar bu deli gömleğiyle imtihan ediliyoruz. Bu akıl tutulmasına artık bir son verilmelidir.

İbn-i Haldun “Yenilenler yenenleri taklit eder” der. Akaydın’ın bu Romalı heykel merakı Batı karşısında yenilgiyi kabul etmenin de bir tezahürüdür.

Diğer yandan İslam Medeniyetinin sanat ve estetik üretemediğini söyleyenler olursa kafalarını Roma Arenalarının kumundan kaldırmalarını öneririm.

Bu şehir ki Turgut Cansever gibi bir bilge mimar çıkartabilmiştir. (Karakaş Caminin de mimarı) Belediye başkanlarının onu okumadan onun şehircilik felsefesini idrak etmeden şehri yönetmesi bile ayıptır.

Lakin şunu çok iyi biliyoruz ki ortaya koyduğumuz bu vizyon ve anlayış bir türlü milletin değerleri, tarihi ve kültürü ile barışamayan CHP kafası ile olmaz.

CHP, işte bu Romalı heykellerinde tezahür eden, yansıyan Batı öykünmeciliğin tipik ve antik adresidir.

Bu nedenle biz “şehrimizin en yeni sakinleri olan bu antik adamlara Türkiye’nin antik partisi CHP’li olmak yakışır” diyoruz.

Selçuklu ve Osmanlı şehri Antalya’ya Romalı heykellerini layık göremediğimiz için ve bunları buraya diken  “antik kafayı” eleştirmek için heykelleri” CHP Fahri Üyesi” ilan ediyoruz.

TÜM FOTOĞRAFLARI GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ: http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150552095009293.403260.39929589292&type=1

 

 

BASIN AÇIKLAMASI: 27 Ocak 2012 Cuma günü Saat:11.00'da Üçkapılar'da

BASIN AÇIKLAMASI: 27 Ocak 2012 Cuma günü Saat:11.00′da Üçkapılar’da

Biz şehrin kadim kültürlerinin eserlerine saygı duyuyor ve onları zenginliğimizin bir parçası olarak görüyoruz. Lakin bu şehirde yaşayan bizler bu şehre yeni eklenecek her şeyin kendi medeniyet değerlerimizi yansıtan eşyalar olmasını da istiyoruz.
“Romalılar Antalya’da” heykelleri ile ortaya konan eserlerin güçlü bir mizah ve üstün bir zekayı yansıttığı açıktır. Lakin aynı form bir Selçuklu veya Osmanlı figürüyle olabilirdi diye düşünüyoruz. Öte yandan CHP bir türlü milletin değerleri, tarihi ve kültürü ile barışamıyor. Bu Romalı heykelleri de bunun tezahürü, aynasıdır.

Bütün mesele kendi medeniyetimizin sanat, estetik ve mimari anlayışını yeniden hayata geçirme isteğimize bağlı. Ama CHP kafası ile olmaz.

Bu nedenle biz 27 Ocak 2012 Cuma günü Saat:11.00′da Üçkapılar’da Akaydın’ın Romalı heykellerine “Fahri CHP’li belgesi”vererek protestomuzu yapacağız.

Bizimle aynı düşünen her partiden ve görüşten Antalyalıları basın açıklamamıza katılımını diliyoruz.

CHP’li Büyükşehir Belediyesi, Işıklar’a  ‘Sokak Müzisyenleri Heykelleri’nden sonra bu kez  ‘Romalılar Antalya’da Heykelleri’ yerleştiriyor. Caddede motosiklete binen Romalı, gazete okuyan Romalı gibi heykel figürleri yer alıyor artık.

İyi de kardeşim hiç sen bunu bize sordun mu? Neden Romalı yahu.  Motosiklete binen bir Alaaddin Keykubat, Gazete okuyan bir Şehzade Korkut değil de neden Romalı be şaşkaloz adamlar?

Romalılar mı? Hani bizim Osmanlılar, Selçuklular ve hatta Bizanslılardan önceki Romalılar öyle mi?

Çok alaka kuramadım aslında bu öykünmeye. Bu nedenle  Erzurumlu ninenin “hele bakın komşular ben bu otobüsün yolcusumuyem” dediği gibi soruyorum;  Hele baksana be Akaydın biz bu şehrin nesiyiz? Bu şehir neci?

Eğer bu şehir Selçuklu-Osmanlı şehri ise sanat eserlerinin bizi yansıtması gerekmez mi? Yoksa biz Romalı olduk da haberimiz mi yok?

CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanının gözünde İslam Kültürünün Işıklar Caddesine yerleştirdiği kurbağalar, müzisyenler ve Romalılar kadar değeri yok maalesef.

Bu meselenin güncel yanı bir de mimarlık felsefesini ilgilendiren yanı var.

Biliniz ki; şehirlerin de bir ruhu vardır. Ama şimdi şehirlerimiz vaktiyle sahip oldukları o ruhlarını kaybediyorlar. Antalya’nın ruhu nerede; Kaleiçi’nde mi? Kepez’de mi? Nerde?

Turgut Cansever gibi deha bir mimarın doğduğu bu şehri son 50 yılda bu denli ruhsuz hale getirenlerin tümünü Allah’a havale ediyorum.

Kadim şehirlerimizin sokakları mutlaka mabetlere çıkardı. Şimdi AVM’ler şehrin merkezleri oldular. Sadece şehirler kaybetmedi ruhlarını insanlarda şehrin içindeki konumlarını kaybettiler.

Farkında mısınız şehirlerin hakimi bizler değiliz. Otomobiller bizden daha fazla malikler kentlerin sokaklarına.

Biz insanlar ise otomobiller ile duvarlar arasında, dar kaldırımlara sıkıştırıldık. Bu durumda kim bana “her şey insan için” diyebilir ki?

Bir şehri sevmekle bir insanı sevmek arasında fark var mı?

Bir şehri sevmekle aslında neyi sevmiş oluruz?

Beton binaları, kaldırımlar ve yolları mı? Elbette hayır.

Bir şehri seven insan kendi ruh dünyasından şehre yansıyan şeyleri sever ve aradıklarını, olmasını istediklerini ve hatta o şehrin kendi ruhunda ve gönül dünyasında uyandırdığı hisleri sever.

Cevabını bilmiyorum veya cevaplandırabilecek kadar cüretkâr değilim ama yine de soruyorum: Bir şehri sevmekle bir insanı sevmek arasında fark var mı?

Ve varsa da yoksa da soruyorum; neden biz Selçuklu-Osmanlı şehri bir Antalya’yı sevmek varken, bir yanı Roma şehrine benzetilmeye çalışılan diğer bir yanı ruhsuz beton yığınları ile doldurulan artık portakal çiçeği de kokmayan bu şehri bana niçin dayatıyorsunuz. Hangi hakla ?

Twitter

Son Yorumlar

Kategoriler